24 Aralık 2010 Cuma

THE TOWN, çifte standartlı FBI’ın başarısızlığı!


İnsan haklarının ateşli savunucusu Amerika’nın ‘ötekiler’ olarak gördüğü vatandaşlarına uyguladığı ayrımcılık pek çok yapımda kendini göstermekte! Bazen bir öykü, bazen de bir cümleyle yansıtılan bu tutum genellikle eleştirel biçimde ele alınmakta. Devlet ve kurum bazındaki insan hakları keyfiyetini vurgulayan Hollywood’un bu konudaki örneklerine bakıldığında, zencileri ve Güney Amerikalıları potansiyel suçlu sayanların diğer hedeflerinin Müslümanlar ve İrlandalılar olduğu çok net görülmekte!
Boston şehrindeki babadan oğla geçen soygun düzenini anlatan THE TOWN’da ‘Bu aptallar İslamiyet’e geçmeden sorgulayamayız’ diyor, suçlarını ispat edemediği İrlandalılar karşısında acze düşen FBI ajanı! Müslümanlara karşı insan haklarının hiçe sayılmasını dile getiren bu öz eleştiri sahnesiyle FBI’ın çifte standardını göstermeye çalışan film, İrlandalıların ‘soyguncu’ olarak damgalanmasına da değiniyor. Dolayısıyla, dört çocukluk arkadaşının oluşturduğu ekibin mükemmel taktiklerle gerçekleştirdiği soygunları anlatan ve ‘Hırsızlar Şehri’ adıyla gösterime sokulan THE TOWN sadece bir hırsız-polis filmi değil! Suçlarıyla ünlü Boston’da ayakta kalmaya çalışan İrlandalıları konu alan yapımda, aksiyonun yanı sıra dram unsuruyla mesajlar verilmekte... Ekibin beyni Doug, birlikte büyüdüğü Jem’in kaba kuvvet düşkünlüğüne karşı daha duygusal! Altı yaşında annesinden ayrı düşen ve babasının yolundan gitmeye mecbur kalan Doug aynı zamanda çocukları spora yöneltmekte… İrlandalıların yaşadığı mahalleyi ihmal eden belediyenin ayrımcılığını da vurgulayan THE TOWN’da eksikleri tamamlamak da ona düşüyor.
Chuck Hogan’ın ‘Hırsızlar Prensi’nden uyarlama senaryosuyla, Amerika’nın ötekilerinin dramatik durumunu anlatan THE TOWN’ın yönetmenliğini, başroldeki Ben Affleck üstlenmiş! Her iki görevini de başarıyla yerine getiren Oscar ödüllü Affleck’in dışında Jeremy Renner ve ‘Med Men’den tanıdığımız Jon Hamm de oldukça iyi. ‘Gossip Girl’den aşina Blake Lively ise uyuşturucu müptelası eski sevgili rolüyle pek uyuşmamış!
‘Hollywood’da kötü çekilmiş değil, senaryosu ya da kurgusu iyi olmayan film vardır’ bakışıyla THE TOWN, senaryo ve kurgusu başarılı bir yapım! Aksiyonla duygusallığı bağdaştıran filmde, duygu yoğunluğunun yaşandığı sahnelerde doğal olarak tempo düşmekte… Repliklerdeki yerindelikle dikkat çeken yapımda, FBI’ın dinleme sahnesi gibi bazı bölümlerde, ‘Heat’ filminden esinlenmeler görülmekte! FBI’ın ayrımcılığının dışında beceriksizliğini de veren THE TOWN’da konu o kadar güzel kurgulanmış ki seyirci, polisin değil soyguncunun yanında yer alıyor. Filmin en vurucu sahnesiyse, otomatik tüfekli rahibe kılığındaki soyguncularla göz göze gelen polis memurunun can korkusuyla görmezden gelip başını çevirmesi!
Bazıları ‘Takers’ filmiyle kıyaslasa, süresinden dolayı eleştirse de ‘İnsanlar her gün uyanır ve hayatlarını değiştirmek isterler ama asla yapamazlar’ felsefesiyle ‘Ne kadar değişirsek değişelim yaptıklarımızın bedelini ödemek zorundayız’ mesajını veren THE TOWN, gerçekçi soygun sahneleri ve inişli çıkışlı anlatımıyla farkını ortaya koyuyor! Sonuç itibariyle, görülmeye değer bir film…
Anibal Güleroğlu

Dizi köleleri eylem yaparken dizi izlemek…



Her gece ekranlarda, haberler bitince başlıyor bir işkence! Önce özet bölümleri, ardında geliyor yenisi… ‘Dizi’ adı altında oynatılan film aslında! Uzadıkça saçmalaşan senaryoları izleyen bin pişman, çekenlerse hepten perişan. Emekçilerin zahmeti bulamazken hak ettiği değeri, ekran başındakiler de reklamlarla bölünen diziler arası koşturmacada yaşıyor farklı bir çileyi… İzleyen kadar yazanı da, çekeni de sosyallikten uzak, dizilerden oluşan bir dünyaya mahkûm ediyor reyting canavarıyla beslenen reklam geliri! Parayı bastıranın diziyi uzattığı düzende ‘Gık’ diyemezken Türk seyircisi, herkesin şikâyetçi olduğu bu çemberi kırmak isteyen dizi emekçileri, bir kez daha deniyorlar kanallara karşı gelmeyi.
Bir büyük eylem yaşanıyor 24 Aralık 2010’da Taksim Meydanı’nda! ‘Yerli dizi yersiz uzun’ sloganıyla yola çıkan Senaryo Yazarları Derneği, ikinci kez başkaldırıyor ‘Dizi köleliği’ne… Senaristinden yönetmenine, oyuncusundan yapımcısına binlere varan ‘Dizi kölesi’, insan gibi yaşamak, insan gibi çalışmak için ‘90 dakikalık dizilere hayır’ diyor! NTV ‘Gece Gündüz’de ‘Ortada sevgi, istek varsa bunun çözümü bulunmalıdır’ mesajını verirken Kerem Alışık, 20 farklı setten katılımla sayısı her geçen dakika artan dizicilerin bu haklı tepkisini ‘Canlı Haber’e taşıyor Can Dündar… Ekip olarak eyleme destek veren ‘Gönülçelen’den Tuğba Büyüküstün, beş günde bir film çıkartmaya benzetilen dizi çekimlerini insani bulmayıp kötü şeyler yaşanmadan tedbir alınmasını istiyor! Yapımcı Ilgaz Giritlioğlu da ‘Tavuk çiftiği’ne dönüşen dizi çekimleriyle Türk izleyicisine kalitesiz yapımlar verildiğini söyledikten sonra dünya standartlarına gelme yolunda sistemin yetersiz kalacağını, RTÜK’ün buna tepeden bir maddeyle müdahale etmesi gerektiğini vurguluyor!
‘Bu ilginç eylem bakalım ne sonuç verecek. Diziler kısalacak mı’ diyen Can Dündar başka bir haberle devam ederken, 24 Aralık 2008’de gecenin geç saatlerine kadar süren bir dizi çekiminin ardından evlerine dönüşte geçirdikleri trafik kazası sonucu hayatlarını kaybeden arkadaşları Zehra Sezgin ve Tülay Ergildi’yi anmak için AKM’nin önünde toplananlar, bir yandan süreyi kısaltmak bir yandan da 600 TL ile 60.000 TL arasındaki uçurumu kapatmak için gecenin karanlığına ‘Eylem Şarkısı’yla seslenmeyi sürdürüyor… Peki, onlar bu haklı eylemi yaparken dizilerin kalitesizliğinden şikâyetçi izleyici cephesinde durum ne? ‘Önüne konanı yeme’ rehavetinde, TV başında dizi izliyor!
Anibal Güleroğlu

11 Aralık 2010 Cumartesi

‘Şafak Yıldızı’nın Yolculuğu’nda karanlığı yenmek…


Kötülük ve karanlık her yerde, bilinmeyen sularda ilerlerken! Dışarıdaki karanlığı yenmek mümkün değil, içimizdeki korkuları yenmeden. Karanlığın güç kaynağı korkularımız gerçeğe dönüşür, beslenerek düşüncelerimizden... Olağanüstü şeylerin, olağanüstü insanların başına gelme fikrinden yola çıkarak, kulak vermek gerekir ‘Aslan’a! Çünkü O’dur bize daima doğruyu gösteren. Bu konuda çok ders alabiliriz, ‘İnancımız olmazsa, bizler birer hiçiz’ felsefesini masalsı dille anlatan ‘Narnia Günlükleri’nden…
C. S. Lewis tarafından yazıldığı yıllarda çok beğenilmeyen ‘Narnia Günlükleri’ serisi, fantastik konuların alabildiğine gözde olduğu günümüzde sevilerek takip edilmekte! Serinin ilki, ‘Aslan, Cadı ve Dolap’taki bazı sahnelerden dolayı ‘korku’ türü gibi algılansa da aslında fantastik bir masal olan ‘Narnia Günlükler’nin son bölümü ŞAFAK YILDIZI’NIN YOLCULUĞU, Kaspiyan’ın krallığını sağlamlaştırması ve karanlığı yenmede daima yol gösteren ‘Aslan’la karşılaşmasının öyküsü. ‘Şafak Yıldızı’ adlı gemiyle yedi lordun kılıcını bulmak için yola çıkan Lucy ve Edmund’ın prenslikten krallığa yükselen Kaspiyan’la yaşadıkları macerayı anlatan filme, kuzen Eustace’ın mizahi hırçınlığı de eklenince ortaya eğlenceli bir yapım çıkmış!
Her kitapta farklı başkarakter çıkartan ‘Narnia Günlükleri’nin orijinalinde bulunmamasına rağmen, hayranlarından dolayı Susan ve Peter’ı, kısa süreliğine filme dâhil eden yönetmen Michael Apted, bilgisayar tabanlı görüntülerle yarattığı dünyayı başarılı aksiyonlarla zenginleştirmeyi bilmiş. Sinir bozucu Eustace rolündeki Will Poulter’ın ‘Ejderha’ hali ve savaşçı fare ‘Reepicheep’, filmin en göze çarpan karakterleri. ‘Prens Kaspiyan’ın ağırlığına karşın daha canlı olan ŞAFAK YILDIZI’NIN YOLCULUĞU’nun süresi de kısa. Doyurucu efektlerle ilgiyi taze tutan yapımın 3D olmasıysa, renkleri belirginleştirmenin ötesinde pek anlam ifade etmemiş. Çünkü 3D sahnesi yok denecek kadar az! Neredeyse sürekli denizde geçen ŞAFAK YILDIZI’NIN YOLCULUĞU’nda ejderha ve tek ayak görüntülerindeki gerçekçilik, gemide sağlanamamış! Özellikle su yılanıyla savaş sahnesinde başarı oldukça düşük... Bunun dışında, Kaspiyan’ın Lord Ramandu’nun kızı Liliandil ile evliliğinin verilmeyişi kafa karıştırıcı! Acaba bu, bir sonraki kitap ‘Gümüş Sandalye’de miydi diye düşünmeden edemedim.
Yolculukta karşılaşılan farklı dünyalarda fantastik vurgu daima bulunsa da asıl hedef, hayata yönelik mesajlar vermek! Bu da, olağandışı sahnelerdeki anlatımı saçmalıktan kurtarıyor. El kamerasının sıkça kullanıldığı film, insanı kendini tanıma sürecine sokup kıskançlık, hırs gibi duygularıyla yüzleşmeye itiyor. Nihayet ortaya çıkan ‘Aslan’da Tanrı kavramını resmeden yapım, bu yönüyle eğitici! ‘Prens Kaspiyan’da yeterli gişe yakalayamayan ‘Narnia Günlükleri’, bakalım karanlığı yenmek için yola çıkan ŞAFAK YILDIZI’NIN YOLCULUĞU’yla hedefine ulaşabilecek mi?
Anibal Güleroğlu

8 Aralık 2010 Çarşamba

MALATYA’DA GÜNEŞİ GÖRDÜM…


Bu yıl ilki düzenlenen ‘Malatya Film Festivali’, oldukça renkli geçti! Malatya Valisi Doç Dr. Ulvi Saran’ın teşvikiyle İstanbul Organizasyon tarafından gerçekleştirilen festivalde komedi sinemasından örnekler izleyiciyle buluşturuldu. Uzun metrajdaki tek temsilcimiz, Murat Şeker’in ‘Çakallarla Dans’ filmi de Kemal Sunal adına verilen ‘Halk Ödülü’nü aldı. Gelecek yıl ‘Hırant Dink’ için de bir bölüm açılması önerisinin yapıldığı MUFF’ta Murat Şeker’in, Kapanış Töreni’ne katılan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın varlığını fırsat bilip ‘Emek Sineması’nın mevcut haliyle korunması’nı istemesiyse yerinde bir çakallıktı! Bakan’dan cevap alamayan bu istek ‘Bravo’lar ve yoğun alkışlarla desteklendi! Halkla bütünleşmeyi bilen Murat Şeker’in 17 Aralık’ta vizyona girecek olan ‘Çakallarla Dans’ filminin de şeker gibi olduğunu da hatırlatalım…
Malatya’yı Nemrut’tan izlenen güneş gibi parlatan festivalde, ‘sansür’ karşıtlığı ve alaycı diliyle dikkat çeken Otar Iosseliani de ‘demokrasi’ üstüne yorumlarıyla beyinlere ışık tuttu. Demokrasiyi en büyük sansür olarak gören ve yaşadığı Fransa’nın demokratlığından bahsedilemeyeceğini sözlerine ekleyen Otar, Fransa’nın ‘polis rejimi’ olduğunu belirtti. ‘Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ alan senarist-yönetmenin ‘Demokrasi bir salaklar birliğidir’ sözleriyle bizim peşinden koştuğumuz bu kavrama getirdiği farklı bakış oldukça düşündürücü! Günümüz sinemasının ürünlerini ve sanatçılarını birbirine benzer bulan bu sıra dışı adamın yarattığı ‘muhalif ve sorgulayıcı’ atmosferi ne yazık ki bizim kalıplaşmış film sektöründe görmek mümkün değil! O yüzden de hemen her film birbirinin kötü kopyası! Tıpkı siyasi partilerde olduğu gibi…
Tek model anlayışı süredursun, farklı formatıyla dikkat çeken MUFF’ta her derde deva kayısı ‘kristalize’ oldu ve ödüller sahiplerini buldu. Ancak asıl önemli olan katılımcı ünlülerin tavırlarıydı. Kenan Işık ve Ali Sunal’ın da bulunduğu gecede Ayşen Gruda’yla Erol Günaydın’a ‘Onur Ödülü’ veren Türkan Şoray ve Fatma Girik konuklara geçmişin anılarıyla hoş dakikalar yaşattılar. Nilüfer Açıkalın, Nehir Erdoğan ve İzzet Günay’ın halka inen sevgisine, ‘Kavşak’ filmiyle katılan Güven Kıraç’ın sempatikliği de eklenince festival sıcacık bir havaya büründü. Buna karşın Sinan Çetin’in gelmemesi ve programdaki ‘Kâğıt’ın oynamaması, yönetmeni tanıyanlar için, malumun beyanıydı. ‘Altın Portakal’da yer alan ‘Kâğıt’ın galasını bekleyen Malatyalılar’ın hevesleriyse kursaklarında kaldı. ‘Flört Grubu’nun konseriyle coşup Komagene Krallığı’nın dev tanrılarıyla birlikte MUFF güneşinin doğuşunu izlerken, arka planını bilmesek de böylesi kaprisler çok yersiz ve önemsiz kalıyor… Ancak gölgesine bakıp büyüklük taslayanlar unutmasın ki, gölgeler önden ışık aldıkça büyür. Sinema dünyasında en büyük ışık kaynağı da, ‘seyirci’! Işığın artarak parlasın Malatya…
Anibal Güleroğlu

‘Av Mevsimi’nin temposunda ruhlar tükenmekte!



Hayat, bir sürek avıdır ve en acımasız içgüdüdür yok etmek! Kan dökmenin vahşetine kapılınca insan, taşlaşıverir en yufka yürek. İşlenen cinayetin susturulamaz tanığı ve acımasız yargıcıdır, öz bellek. İşte bundan dolayı fayda etmez cinayeti, yerin tüm toprağıyla örtmek… ‘Av Mevsimi’nde acımasızca devam ederken sürek, yok olan av mıdır yoksa avcının ruhu mu, düşünmek gerek!
Bir cinayet ve üç farklı karakterde polisin öyküsü, AV MEVSİMİ… Avcı, Deli ve Çömez iç dünyalarında fırtınalarla boğuşurken bir yandan da avlarının peşinden koşarlar. ‘Av Mevsimi’nin kokusunu çok iyi alan Battal’ın gösterdiği istikamette, hayatlarının değişeceğini bile bile giden cinayet masası polislerinin her şeyi inceleyen gözleri, bir aralık bulup gerçeği görmenin peşindedir…
Cinayet-polisiye türü, işlenmesi en zor konulardan biri! Çünkü ya konuyu işlerken her şeyi çok net verirsiniz. Bu sonu baştan gösterdiği için heyecanı öldürür. Ya da çözüme giden yolda sağ gösterirken sol vurursunuz. Bu da mantık hatası yapmamak için, oldukça derin ve özenli bir senaryo gerektirir. Veya cinayeti arka planda bırakıp ruhsal etkileşimi öne çıkartırsınız. Türün en kolay işlenişi budur! ‘Bu coğrafyaya bir polisiye film kazandırmak için’ yola çıkan Yavuz Turgul da bunu seçmiş. Turgul, ilk kez denediği bu projeye Yavuz Tanyeli’nin bir resminden yola çıkarak 2004 yılında başlamış. Zaman içinde kendiliğinden gelişen hikâyede olaylar yerlerine otururken, en baştan aklında olan vazgeçilmez oyuncusu Şener Şen’in yanına Çetin Tekindor ve Cem Yılmaz’ı da katan senarist-yönetmen, iz bırakacak bir eser ortaya çıkartmak için çalışmış. Alışılmış anlatım dilini ve müzik seçimini tekrarlayan Turgul, ‘katil kim’ sorusu yerine böyle bir cinayetin insanlar üstündeki etkisini hedeflemiş! ‘Avcı’ karakterinde, yılların yorgunluğunu üstünde taşıyan, av peşinde koşmaya mecali kalmamış bir polisi canlandıran Şener Şen, diğer filmlerine nazaran daha ağır. Komedilerde görmeye alıştığımız Cem Yılmaz, zaman zaman mizahi üslubuna dönmekten kurtulamıyor. Geneline bakınca, içinde fırtına yaşayan ‘Deli’nin hakkını vermeye çabaladığını görmek mümkün. ‘Battal’ olarak filme ağırlığını koyan ve rolüne adapte olmayı bilen usta tiyatrocu Çetin Tekindor’sa, sesi ve mimikleriyle yine mükemmel! ‘Çömez’ Okan Yalabık’a gelince, cinayetlerle kirletilmişlik duygusu yaşayan ve sevdiği kızla ilişkisinde bocalayan tip olarak yapımdaki karakteriyle gayet uyumlu. Melisa Sözen de, polisiyelerin olmazsa olmazı, duygularıyla mantığı arasında bocalayan ‘âşık kadın’ı canlandırmakta pek zorlanmamış…
Genç nesille bir öncekini kaynaştıran AV MEVSİMİ’nde kadını ‘güzel ama zehirli’ bir varlık olarak gören gözlere ‘töre’ kavramı eklenince filmin sosyal boyutu da ortaya çıkıyor! ‘Kimi aileler için mukaddestir namus meselesi’ sözleriyle ‘töre’nin acımasızlığını gündeme getiren AV MEVSİMİ, namus için kardeşlerini kıyasıya dövmekte hatta öldürmekte sakınca görmeyen erkeklere ve bunu teşvik eden babalara da mesajını yolluyor! Gerçeğe ulaşmak için farklı açıdan bakmayı öneren filmde kadro güzel, konu özel ama ah şu ‘çatışma’ ve ‘takip’ sahneleriyle gereksiz uzatmalar olmasa… Teşkilattan en iyi şekilde uğurlanmayı bekleyen ‘Avcı’, onca sene avın nasıl vurulacağını öğrenememiş! Oyuncuları, sokakta ‘polisçilik’ oynayan çocuklara çeviren bu sahneler neden daha gerçekçi çekilemiyor? Teknolojinin olanaksızlıktan kullanılamaması bir yana acaba yabancılar gibi idmanlı olmamaktan kaynaklanıyor olabilir mi? İçerikte, yabancılara özenilip benzerlerinden esinlenilirken bu hususta da örnek hedefler seçmekte ve kendimizi geliştirmekte fayda var. Aksi takdirde, bu türde ilerlenecek yol ‘bir arpa boyu’nu geçemeyecektir.
Cinayet konusunda fazla cesaret sergilemeden, insan doğasını irdelemeye yönelen AV MEVSİMİ, aksiyon oyunculuğundan ve anlatım akıcılığından sınıfta kalsa da, ‘Ejder Kapanı’ gibi örneklerle kıyaslandığında, bugüne kadar yapılanların en iyisi olarak sinemamızda yerini almakta! Dolayısıyla, ‘Görülmeye değer’ diyebiliriz…
Anibal Güleroğlu

20 Kasım 2010 Cumartesi

HP7, ırkçılık karşıtı fantastik öykünün sonu!


Tüm insanlığı ilgilendiren ve çıkarlar doğrultusunda görmezden gelinen bir konuya dikkat çekmenin en kolay yolu, bazen bunu kitlelere masalsı bir dilde anlatmak olabilir! Edebiyat ve sinema, bu akılcı seçeneğe sıkça başvurmakta… Böylece, anlamamakta direnen ya da görmezden gelenlerle iletişim sağlanıp istenen mesaj verilmeye çalışılmakta. 1995 yılında yazın dünyasında esmeye başlayan, 2000’de beyazperdeye sıçrayan Harry Potter fırtınası da bu yaklaşımın en güzel örneklerinden biri!
Fantastik edebiyata ve sinemaya alışılmamış bir boyut kazandıran Harry Potter, ilk bakışta çocuklara yönelik görünse de farklı yorumlara sebep olan bir yapım! Bu seriyi, çocuk ve gençlerin gerçeklerden kaçış aracı şeklinde görüp eleştirenler, ‘zihinsel’ işgal olarak suçlamakta! Seriyi, hurafelere dayalı zararlı bir din projesi, diye nitelendiren kesimlerse, içeriğindeki sihri bahane edip, yasaklanmasını isteme noktasına kadar gelmişler! 12 yaş altındakilere izletilmemesi gerektiğini savunanların yanı sıra, çocukların hayatta her türlü şiddetle karşılaştığını ve bu masalsı anlatımla iyi-kötü kıyaslamasını daha iyi yapabileceklerini savunanlar da mevcut. Ancak bu görüşler bir yana Harry Potter serisinin temelinde yatan asıl mesaj, ‘ırkçılık karşıtlığı’! Sihir ve fantastik örgü altında dünyanın gerçeklerini eleştiren bu seride ‘safkan’ tutkunu Karanlık Lord Voldemort ve adamları, Hitler ve Naziler gibi, ‘ırkçılık’ sembolü. Yaşamda genellikle aşağılanan melezler de, öyküdeki Karanlık Lord’un hedefi ‘bulanık’lar! Bu ayrımcılığa karşı duransa Harry Potter ve arkadaşları… ‘Safkan’ olmayanların ve ‘muggle’ denen sıradan insanların korumacılığına soyunup farklılıkların birlikteliğini savunan Potter, ‘arzu edilen’ toplumun seçilmiş temsilcisi! Seri boyunca ‘safkan’ olgusunda yoğunlaşan J. K. Rowling, dünyada yeniden yükselişe geçen ‘ırkçılık’ akımına karşıtlığını, serinin sonu olan ‘Ölüm Yadigârları’nda fazlasıyla yansıtıyor.
Tek bölümde çekilmesi halinde kitaptaki pek çok ayrıntıyı veremeyecek olan ‘Ölüm Yadigârları’, serinin birbirini tamamlayan hikâyelerinin toplandığı çözüm aşaması! Bu yüzden ikiye bölünmesi gayet mantıklı. Dünya ile aynı anda gösterime giren finalin birinci bölümünde, Potter ve arkadaşları ilk kez Hogwarts’ın koruyuculuğu olmadan kötülükle savaşma durumunda! On senedir alıştığımız ‘okul çocuğu’ görüntüsünün aksine yetişkin havasındaki kahramanlar, arkadaşlığın duygusal bağının önemini bu filmde daha çok hissettiriyor. Kitapta da durağan olan bu bölüm, saklanma ve hortkuluk peşinde geçiyor. Bu nedenle sahneler karanlık, öykü hüzün dolu ve ağır bir tempoya sahip. Finalin 3D ihtimalini ve çözüm aşamasındaki sürpriz gelişmelerin getireceği hareketliliği düşünürsek bu bölüme katlanmak zor değil! İyiliğe giden yol kötülüklerle örülüdür…
Uyandıran ‘Prensesin Uykusu’…
Uyutmak için öyle çok masal anlatılıyor ki hayatta, ihtiyaç duyulanın ‘uyandırmak’ için anlatılan olduğu gözden kaçıyor! Bunu fark eden Çağan Irmak da, Redd’in şarkısından esinlenip yarattığı filminde, ince esprilerle gözyaşını bir araya getirip duyguların önemini ve hayata güzel bakmayı hatırlatıyor. Filmlerinde ‘özne’yi ilk sahnede göstermeyi seven Irmak, burada da Çağlar Çorumlu’nun canlandırdığı ‘gülen yüz’ olgusunu öne çıkartmış! Ağaç-kuş motiflerini de temasına oturtan yapım, insanın doğayla bütünleşmesini verirken masal kahramanları sayesinde, ölüm ve yaşam kavramlarını anlatıyor. Cinsellikle kan kaybeden Yeşilçam sineması ve sanatçılarının yaşadığı zorluklar da ‘Prensesin Uykusu’nda yerini almış! ‘Kitap okuma’ telkini de cabası… Umutsuzluğa düşmenin yanlışlığını, acılara rağmen iyimserliğini yitirmeyen ‘Polyanna Aziz’le resmeden film, uyanıkken uyuyup hayatı kaçıranları uyandıracak bir masal! Mutluluğu yakalamak için, işaretleri takip etmek gerek…
Anibal Güleroğlu

7 Kasım 2010 Pazar

BEŞ MİNARE BOYUNDA ÇİĞLİK…


‘New York’ta Beş Minare’ büyük bir sansasyonla nihayet gösterime girdi. ‘Gişesi bol olsun’ diyeceğim ama zaten olacağı belli! Burada, yıllar önce kafasında planladığı projeyi gerçekleştirdiğini söyleyen, Mahsun Kırmızıgül’ün başarısını da tartışacak değilim… Çünkü dijital teknolojinin ve en önemlisi paranın desteğiyle ortaya konan yapımın kalitesi meydanda! Senaryo hakkında çıkan dedikodular ve Kırmızıgül’e yapılan eleştiriler bir yana asıl önemli olan, sinema yazarlarına karşı takınılan tavırla sonrasında yaşanılan çelişki!
Bu ne ‘mahsun’ çelişki böyle…
Bitlis’in beş minaresini New York’a taşıyan filmin basın gösterimi tüm yazarlarca sabırsızlıkla bekleniyordu. Ancak ne yazık ki, önceki filmlerine eleştiri yapıldığı ve ilgisiz kalındığı gerekçesiyle, ön gösterime gidilmeyeceği öğrenildi. Daha sonra dağıtım şirketi Pinema, basın gösterimi konusunda yaşanan kargaşanın kendilerinden kaynaklandığı bildirisini de yapıp duruma açıklama getirdi.
‘Keyif onun ister gösterir, ister göstermez’ derken bir de baktık ki, filmin Kanyon’daki galasının ardından Maçka G-Mall’de ‘özel’ gösterimi yapılıyor ve karşı olunan sinema yazarlarından galaya gelmeyenler orada boy gösteriyor! Hani basın gösterimi ‘SİYAD’a tepki olarak’ yapılmamıştı? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu… Hiçbir sinema yazarı ‘istenmemeyi’ üstüne alınmamış olsa gerek, çoğunluk izlemeye gitmişti! Başka ülkelerde olsa, açık açık hedef alınan bir kitle kendisini istemeyenin davetine icabet etmez. Ama biz farklıyız… Bukalemun gibi renk değiştiririz! Gariban görülen filmlere ‘Basın gösterimi yapmadıkları için’ esip gürleyenlerimiz gün gelir ‘Film sahibinin göstermeme hakkından’ dem vurup övgü dolu yazılar döşenir. Çünkü adamına göre muamele içimize işlemiştir. Gelelim SİYAD’a kırgın olduğunu söyleyen film sahibine… Efendim galaya çağrılan ve çıkışında filmi ‘Amerikan başlayıp Türk biten’ bir yapım olarak yorumlayan Ömür Gedik o derneğin üyesi değil mi? Ya da, bir şekilde yolunu bulup filmi izleyen daha başka isimler… Öyleyse siz tavrınızı kime karşı koydunuz? Görünen o ki, bu durumda yapılanın magazincilere ve ‘Reklamın kötüsü olmaz’ diyenlere yaradığını söyleyen Uğur Vardan haklı! İki tarafın da birbirlerine yaklaşımına bakarsak, ‘çiğlik’ durumunun beş minare boyunu aşıp göz oyduğu ortada…
Kan davasından radikal İslam’a, uç noktalardan ılımlı yaklaşımlara değinen ve özünde ‘Dinlerarası diyalog’ mesajı barındıran, Amerika destekli ‘New York’ta Beş Minare’ güzel mi? Güzel! Ama film öncesi yaşanan ve buram buram reklam kokan olaylarla, film sonrası sözde(!) göz ardı edilen grubun yağ damlayan yazılarının birleşimi tam bir ikiyüzlülük! Gerçi biz alışkınız… Gün gelir çevremizdekileri ‘yavşak’ olarak değerlendirip bunda kızılacak nokta görmeyiz. Gün gelir aynısı bize söylendiğinde dava ederiz! Ya da Amerikalıların subaylarımızın başına çuval geçirdiğini unutup filmde FBI ajanlarının camiye ayakkabıyla girmesini ‘abartı’ olarak görür, eleştiririz… Özetle; sözümüz ikiyüzlülüğe, başarı dileklerimiz Mahsun Kırmızıgül’e…
Anibal Güleroğlu

6 Kasım 2010 Cumartesi

PAK PANTER, önyargıya kurban edilmemeli!


Amerika’ya karşı ayakta kalmaya çalışan Türk sinemasında, rekabet için her konuya el atıldı. Özentinin ötesine geçemeyen romantik komedilerden, korkutmak yerine güldüren zombi hikâyelerine çeşitli denemelere girişen sinemacılarımız ne yazık ki, bir türlü arzulanan başarıyı yakalayamadı! Kendi çizgilerini oluşturamayan bu yapımlar, yerli sinemacılık adına hayal kırıklığı olsa da aslında ‘yanlışı yapa yapa doğruya ulaşma’ yolunda birer ders niteliğinde. Nitekim son zamanlarda yeni sinemacılar, ortaya koydukları yapımlarla Türklerin de sinema dünyasında var olabileceğini göstermeye başladı. Bunlardan biri de, Türk sinemasının emektarlarında Arzu Film’le Fida Film’in ortaklığıyla çekilen PAK PANTER!
Pek çok badireler atlattıktan sonra nihayet tamamlanan PAK PANTER, adıyla Peter Sellers’in ölümsüz ‘Pembe Panter’ini çağrıştırırken, içeriğiyle de ‘007 James Bond’ filmlerine benzemekte! Başrollerini ‘Geniş Aile’ dizisiyle ünlenen ve herkesi güldürmeyi başaran Ufuk Özkan’la, ‘Herkes Mi Aldatır?’ filminin kahramanı Metin Zakoğlu’nun üstlendiği yapım, konusunun yanı sıra çekimleriyle de Hollywood’un ajan filmlerinin çizgisinde. ‘Biz de sonunda ajanların dünyasına girdik’ dedirten PAK PANTER’in senaryosu, filmin yönetmenliğini de üstlenen Murat Aslan’a ait. Tiyatro eğitimli kadrosu ve komedi ağırlıklı senaryosunun dışında aksiyon sahneleriyle de dikkat çeken filmde, gayret sarf edildiği ortada. Türkiye’de ilk kez denenen TIR altında sağ-sol manevralarla araba kullanmak, bunların arasında en ilginç olanı! Aksiyon-komedi tarzını, Türk diliyle seyirciye anlatan filmde, oyunculara sakatlıklar yaşatan tren sahnelerine gelince, yabancı benzerlerindekilerden pek de aşağı sayılmaz. Helikopter ve araba patlamaları da öyle… Hele bir de sansasyon yaratmak için ortalığı karıştıran yüksek bütçeli ve destekli rakipleriyle mücadele edeceğini düşünürsek, PAK PANTER’i takdir etmek gerektiğini daha iyi anlarız… Peki, filmde aksaklık hiç mi yok? Tabii ki var… Ufuk Özkan ‘Geniş Aile’deki duruşundan sıyrılmalıydı! En azından sakal biçimiyle bir farklılık yaratılabilirdi. Çünkü bu imajıyla sürekli televizyonda göründüğünden sanki perdede ‘Geniş Aile’ oynuyormuş duygusunu uyandırdı. Dövüş sahneleri de daha profesyonelce çekilebilirdi. İşte bu tür ayrıntıların hepsinin de dayandığı nokta: KAYNAK YETERSİZLİĞİ! Yani eksiklikler beceriksizlikten değil parasızlıktan. Ayrıca şöyle bir geriye dönüp çok övülen ve gişe yapan Türk filmlerine bakarsak buradakinden daha fazla göze çarpan hata ve ayrıntı göreceğimize de eminim. O nedenle ‘çakma’ diyerek aşağılama yapanlar, Amerikan dizilerinden uyarlanan ‘Romantik Komedi’leri ya da her telden çalan senaryolarına birkaç Amerikalı oyuncuyu da katıp paranın gücüyle hava atanların polisiye-siyasi türü yapımlarını yağlayacakları yerde, kendi olanaklarıyla emek harcayanları desteklemeliler! Ama bizde ‘devrin adamı’ olmak alışkanlığı sürdüğü müddetçe ‘zayıfı ezmek’ modası da terk edilmeyeceğinden bu durum aynen devam edecektir…
‘Hababam Sınıfı’, ‘Maskeli Beşler’ gibi kendi konusunda yeni bir seri başlatacak olan PAK PANTER, güldürürken düşündürmeyi de amaçlayan bir yapım! Birbirilerine karşı güç gösterisine giren iktidarların sergiledikleri politikalar eleştirilirken, ‘Nedir bu Türk’ün Türk’ten çektiği’ diyen filmde İsrail gizli istihbaratıyla da adeta dalga geçilmekte. Üstünlük sağlamak adına kendi halklarına karşı da kuşkucu bir tutum sergileyen otoritelere ‘asıl tehlikenin kendi içimizden geleceğini’ hicvederek anlatmaya çalışan yapımda bu zihniyetin yarattığı trajikomik durumlar gösterilmekte. Bu yönüyle, sosyal mesajlar da veren ve kendi izleyici kitlesini oluşturması beklenen PAK PANTER, alışılmış Amerikan filmlerinden daha çok izlenmeye değer bir komedi! Tabii ‘İvedik’ gibi ‘kulis’ yapmasını iyi becerip ‘argoyla güldürmeyi marifet sayan’ filmlere alkış tutup sırf ‘kötüleme’ amacıyla ‘tuu kaka’ diyenler bunu da beğenmeyecektir. Önemli olan, önyargı ve Amerikan hayranlığıyla kendi kendimizi aşağılamayı sürdürmek değil bu ‘iç düşmanlığı’ bir kenara bırakıp hataları ve eksikleri gösteren ‘yapıcı’ eleştirilerde bulunmaktır! Daha başarılı ikinci bir PAK PANTER görme umuduyla…
Anibal Güleroğlu

2 Kasım 2010 Salı

IPMA’da Başbakan’ın mesajları ve yaşananlar…


Avrupa, Asya ve Amerika’da 120 bin üyesi olan Uluslararası Proje Yönetim Birliği(IPMA) İstanbul Kongre Merkezi’ndeki açılışla çalışmalarına başladı! Davetli listesinin hayli kabarık olduğu açılış töreninde, programdan bazı sapmalar yaşansa da tanıtım konuşmasının ardından dünyanın en eski askeri bandosu olan ‘Mehteran’ın konseri aksaklıkları unutturacak türdendi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı salona girişinde özel parçayla karşılayan ‘Mehtaran’ özellikle yabancı konukların ilgisini çekti. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın himayesinde gerçekleştirilen 24. IPMA Dünya Kongresi’nin açılış törenine IPMA Başkanı Brigitte Schaden, iki el parmağını kırdığı için katılamaması törenin üzücü ayrıntılarındandı. Törenin sonundaki ‘utandırıcı’ ayrıntılara geçmeden yapılan konuşmalara kısaca değinelim…
‘Proje Yönetim Kurulu’nun Türkiye’yi temsil ettiği Kongre’de söz alan Binali Yıldırım, Türkiye’nin son yıllarda hayata geçirdiği projelerin dışında, Marmaray üzerinde fazlaca durdu. AB’ye girmeye hazırlanan Türkiye’nin 100’üncü yılı için bu projelerle büyüme hazırlığına girdiğini söyleyen Yıldırım, ‘79 yıldır yapılamayanları yapıyoruz’ dedi! ‘Nereye gideceğinizi bilirseniz yol sizi götürür’ gerçeğini önemsediklerini hatırlatan Ulaştırma Bakanı, ‘Doğru kullanırsanız zamanınız yeterlidir’ diyerek son 10 yılın en önemli gelişme aracı olan ‘Proje Yönetimi’nin ülkelerin ilerlemesindeki yerini vurguladı!
Türkiye’nin çok büyük projeler gerçekleştirdiğinden bahsedilen bu konuşmanın ardından kürsüye gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da 2013’te bitirilmesi planlanan ve Uzakdoğu’dan Avrupa’ya kesintisiz geçiş sağlayacak olan Marmaray projesi üzerinden kültür mozaiğine değindi. ‘İstanbul gelişirken, tarih modernliğin içinde kaybolmuyor’ diyerek projenin tarihi korumak adına geciktirilmesinden bahseden Başbakan, bu şehirde her dinin kendini özgürce ifade edebildiğini belirtti. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiğinde, farklılıklara teminat verdiğini ve o günden sonra da İstanbul’un herkese kucak açan bir şehir olduğunu söyleyen Başbakan, buraya yönelik terörist saldırıları da insanlık dışı buldu. Bu saldırıların ‘sindirme’ ve ‘yıldırma’ amacı taşıdığını hatırlatan konuşmasında, tüm uyarılara rağmen terörü desteklemeyi sürdüren ülkelere seslenen Başbakan ‘Terörün hedefinin Türkiye değil, insanlığın ortak yaşam kültürü’ olduğu gerçeğini bir kez daha tekrarladı. Bu konuyla ilgili geçiştirme ve oyalama taktikleri değil somut-sosyal projeler görmek istediğini söyleyen Başbakan, diğer ülkelerin de demokrasi ve hoşgörüye yönelik terörü ‘insanlık suçu’ olarak kabul etmelerini beklediklerini vurguladı. ‘Terör kalkınca yaşanan acıları unutabiliriz ama yalnız bırakılmışlığı tarihi hafızamızdan silemeyiz’ diyen Erdoğan, insanlığın Pakistan’a duyarsızlığını da üzücü buldu. Sayısız projeleriyle hızla gelişen Türkiye’nin gelecekteki önemini, Kongre aracılığıyla dünyaya duyuran Başbakan, hukuksuzluğa ve korsanlığa karşı duruşlarının istismarına da izin vermeyeceklerinin altını çizip ‘huzurlu bir dünya’ temennisinde bulundu.
Başbakan’ın bu uyarıcı konuşmasının bitimi ve Merkez’den ayrılmasının ardından salonda bir hareketlenme başladı. Programın bitmediği uyarısına rağmen, salondakilerin soluğu ikram bölümünde alması sıradaki konuşmacılar adına hoş olmadı! Bu ayrıntının dışında, böylesi bir organizasyona hiç yakışmayan bir görüntü de çeviri kulaklıklarının iadesinde yaşandı. Kulaklık almak için verilen kimliklerini, hiçbir düzene tabi olmadan gelişigüzel atıldıkları kutulardan almak isteyen konuklar, yeterli sayıda görevlinin olmaması yüzünden zor duruma düştü. Özellikle yerli konukların ‘kendi işimi kendim görürüm’ alışkanlığı doğrultusuna, itiş kakışla masaları çekip arkasına geçmeleri yabancıların hayret ve tepkisine sebep oldu! ‘Burada işler böyle yürüyormuş’ diyen kimi yabancılar da bizimkilere uyup bu kargaşaya katılınca kongre salonunun dışı ‘evlere şenlik’ bir manzara aksettirdi! Proje yönetiminden sorumlu kişilerin kendilerini yönetmekten aciz oluşlarının göstergesi bu durumun benzeri, Hilton Oteli’nin Sergi Alanı’nda da ortaya çıktı. 35 Kuruluşun tanıtım yaptığı bu alana, hiçbir güvenlik tedbirinin olmadığı kapıdan, sanki içeride mal yağmalayacakmış gibi girenler yanlarındakini itmekte sakınca görmedi. Hele bazıları vardı ki, Uzakdoğulu katılımcıların şaşkın bakışları altında stantlarda eşantiyon olarak dağıtılan kalem, anahtarlık vb. eşyalardan ‘anı’ niyetine torba doldurmayı ihmal etmedi!
Tüm bu olumsuzluklar bir yana, Azerbaycan İletişim ve Bilgi Teknolojileri Bakanı Ali Abbasov’un da katıldığı Kongre, 330 projenim paralel oturumlarda sunulacağı ve Türkiye’deki gelişmeleri dünyaya tanıtacak önemli bir organizasyon. Üç gün boyunca 3000 kişiye yakın konuk ağırlayan ve Türkiye’den önce böyle büyük bir toplantı gerçekleştirmeyen Kongre, gelecek yıl Avustralya’da toplanacak. Gönül isterdi ki, böylesi bir toplantıya yakışmayan ufak ama batıcı çirkinlikler de yaşanmamış olsaydı…
Anibal Güleroğlu

31 Ekim 2010 Pazar

‘Kılıç Günü’ de reyting kılıcıyla kesilebilir!


Cumaları dizi rekabetinin en hararetli günü! ‘Hanımın Çiftliği’ dizisinin tartışmasız liderliğini bir kenara bırakırsak, ‘Gönülçelen’, ‘Geniş Aile’ ve ‘Kavak Yelleri’ kendi aralarında az farklarla çekişmekteler. ‘Hanımın Çiftliği’nin yokluğundan istifade ‘Gönülçelen’ birinciliği kaptı. ‘Kavak Yelleri’ biraz gerilese de cumaların asıl kan kaybına uğrayan dizisi, ‘Kılıç Günü’!
Büyük reklamlarla ve Ezelvari şiirsel konuşmalarıyla başlatılan ATV’nin bu iddialı dizisi ne yazık ki, istenilen performansa bir türlü ulaşamadı. Yayın saatinde önceliği ‘Gönülçelen’e kaptıran yapım, saat 23.00’e doğru yayına girip 01.00’e dek sürmekte. Özet göstermeden başlayan ancak dört beş reklamla bölünen dizinin yayınında asıl bıktırıcı olan, her reklam sonrası ‘Bitmeyen Şarkı’, ‘Aşk Bir Hayal’ gibi dizilerin gelecek bölümlerinin tanıtımlarının uzun uzun verilmesi! Önceki bölümde yaşanan ‘ahırın yanma sahnesi’ komedisi gibi, pek çok çekim acemilikleri taşıyan ‘Kılıç Günü’ndeki karakterler de inanmıyorlar sanki rollerine. Alelacele çekilmiş izlenimi veren sahneler, laf olsun torba dolsun söylemler… Özveriyle o saate kadar oturup bekleyenleri hiçe sayanların bunları düzeltme zahmetine girmemesi, dizinin pek de parlak olmayan izlenme oranlarının biraz daha aşağıya çekilmesine sebep olmakta.
Temmuz sonundan beri tanıtımları yapılan fakat tepkiye neden olan ‘eşcinsel’ yatak sahnesiyle adından söz ettirmenin dışında kayda değer bir varlık sergilemeyen dizi, görücüye çıkmadan önceki mini ankete katılan ve ‘Bu yapım tutar’ diyen 1413 kişiyi de yanıltmış durumda! Gerileyen ‘Kılıç Günü’nün bu gidişine bakarsak, toparlanması için acilen Pazar gününe alınması gerektiğini aksi takdirde ‘Sonun başlangıcında’ olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ramiz Dayı’ya karşı Hafız Dayı’nın sözlerini rakip olarak ekrana çıkaranlar, ‘Dizilerinin geç saatlere itildiği gün reytinglerinin düşeceğini’ düşünmediler mi acaba? ‘Adanalı’dan sonra ‘Kılıç Günü’nün de erken finali an meselesi!
Anibal Güleroğlu

29 Ekim 2010 Cuma

Amerika’nın son şeytanı ‘Son Ayin’de!


Bir sürü yüzle dolu dünyada, bin bir yüzlü Amerika! Yeryüzünün her bölgesinde sergilediği şeytanlıkların bini bin para… ‘Aba altından sopa gösteren’ kurtarıcıdır kimi zaman! Kimi zaman da, alabildiğine tehditkârdır hiç kimseyi umursamadan… Onun yaratmaya çalıştığı dünya düzeninde de şeytanlar başköşededir, sırıtarak utanmadan! Tarikatlarla dolu Amerika’da şeytan, insan ruhuyla beslenirken Tanrı’yı oynamaya soyunanlar da ‘Tanrı’ya inananların, şeytanın varlığına da inanma’ kaçınılmazlığını kendi çıkarlarına kullanmak amacıyla çıkarlar ortaya. Velhasıl-ı kelam ‘Şeytanların, şeytan çıkarma ayinleri’ bir rutindir beyinlerin yıkandığı Amerika’da!
Yılan misali masum insanların içine giren ‘Abalama’, iblislerin en güçlüsü zanneder kendini! Ancak, girdiği bedenin ölümüyle yok edileceği farz edilen bu iblisin bir rakibi vardır ki, asıl ondan gelir kötülüklerin en katmerlisi… Şovmen edasıyla dini vecibeleri anlatan Peder Cotton Marcus, baba mesleğini icra ederken aslında Tanrı’nın ve şeytanın varlığını da sorgulayan gizli bir imansızdır! Cennetin koro şefi şeytanın yarattığı çatışma ortamından nemalanmayı bilen Peder, Lousiana’daki bir çiftlikten gelen yardım çağrısını kabul eder. Çekim ekibiyle Nell adındaki kızın içindeki şeytanı kovmaya giden Peder, şovunu sergilerken olaylar farklı boyutta gelişecektir…
Bir Orta Çağ belası olan ‘şeytan çıkarma’ ayinlerinin halen yapıldığını vurgulayan SON AYİN, sinemadaki ‘konu’ kolaycılığının son örneği! İblise inanmayan ama çıkarma ayinlerini, insanlara psikolojik hizmet gibi gören bir papazın, küçük yaştan itibaren iblisleri tanıtan ve kurtulma yollarını gösteren vaazlarının aksine, yaşananların bir dümen olduğunu ifşa etmek istemesini anlatan filmde olaylar kahramanın kamerasından veriliyor. Türk sinemasındaki ‘cin’ filmlerine karşı Holywood’un vazgeçilmezi ‘şeytan’ı ‘Belgesel’ niteliğinde perdeye taşıyan yapım, ‘Şeytan Çarpması’ filminin bir versiyonu gibi! Türünün klişeleşmiş sekanslarını taşıyan SON AYİN’de şeytan-insan ilişkisinden çok, ‘şeytanlaşan insan’ olgusu verilmekte. Öyle ki, içinde iblis olduğu varsayılan kız, kameramanın uykuda olduğu saatte sergilediği icraatı bizzat kendisi çekmekte! Tabii bu sahnede bir eliyle kamerayı kullanırken bir eliyle de nasıl kediyi parçaladığı tartışmaya açık bir konu. Tıpkı, din kavramını ve şeytan çıkarmayı maskaralığa dönüştüren Peder’in incecik bir tel düzeneğiyle kocaman karyolayı zangır zangır titretmeyi başardığı gibi!
‘Şeytan sana söylüyorum, Amerika sen anla’ havasındaki SON AYİN, korku kılıfına sokulmuş bir komedi. Filmdeki tek dişe dokunur nokta, gelişmişlik konusunda rakip tanımayan ama hurafelere inanan halkıyla tam tersi bir görüntü veren, ABD’nin içler acısı durumu! ‘Şeytan ayrıntıda gizlidir’ diyerek başlangıçtan itibaren susmak bilmeyen Peder’in şovunu izlerken filmin birden sonlanmasına gelince… Ne olduğu belli olmadan ‘Devamı var’ tarzında bitmesi, ‘şeytan’ konusunun daha çok su götüreceği yönünde bir mesaj!
Anibal Güleroğlu

Malatya’dan kayısı tadında bir festival!



Bu yıl birincisi gerçekleştirilecek olan ‘Malatya Uluslararası Film Festivali’nin basın tanıtımı, Malatya Valisi Doç. Dr. Ulvi Saran’ın katılımıyla Point Hotel’de yapıldı. Batının doğusu, doğunun batısı olarak nitelendirilen ve kavşak noktası olarak görülen Malatya, bundan böyle kayısısının yanı sıra film festivaliyle de adını dünyaya duyuracak! Pek çok devlet adamı ve sinemacı yetiştiren Malatya, Valilik desteğiyle hayata geçirilen festivalinde, ‘Kayısı Araştırma ve Geliştirme Vakfı’nın da katkılarıyla çoğu henüz gösterime girmemiş seçme filmleri sinemaseverlerle buluşturacak.
Filmlerin en ucuz biletle seyredileceği festivalde 100’ü aşkın yapım, 300’ü aşkın konuk Malatya’ya gelecek. ‘Altın Portakal’ı aşıp sinemada adını kazıtma hedefindeki ‘komedi’ ağırlıklı festivalin açılış filmi, ‘Badem Şekeri’ni tanıtan Festival Danışma Kurulu üyesi İzzet Günay, Türkan Şoray’la Fatma Girik’i buluşturan bu filmin özelliğinin karakterlerin gerçek adlarıyla oynamaları olduğunu söyledi. Konuları, mizahın türleri olan 10 filmin yarışacağı uluslararası uzun metraj dalındaki yapımların 2010 yılına ait olmasına özen gösterildiğinin vurgulandığı konuşmalarda alışılmışın aksine, Türkiye’nin ‘Çakallarla Dans’ adlı tek bir filmle yarışacağı belirtildi.
Benzerlerinden farkı daha başlamadan hissedilen ‘Malatya Uluslararası Film Festivali’, ‘Mişmiş’ bölümüyle çocuklara seslenip, yan etkinlik ve para ödülleriyle göz doldurmakta. Dünya sinemasının son örnekleri ve dopdolu bir programla festival kavramının ufkunu genişletecek olan Malatya’ya Woody Allen’ın da katılımı beklenmekte. ‘Uzun Boylu Esmer Adam’ın Türkiye galasıysa ‘Kristal Kayısı’ sembollü Malatya Festivali’nde yapılacak! Yepyeni bir formatla sinemaseverleri buluşturacak olan festivalde, Asya film kültürünü geliştiren NETPAC da ödül verecek. Kemal Sunal’ın filmlerini sinema arşivine kazandırma hedefine ve etkinliklerine bakınca, Malatya’nın sinemaya yeni bir soluk getireceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Anibal Güleroğlu

27 Ekim 2010 Çarşamba

Kadını erkeğe değil, kadına karşı savunun!


Son yılların en moda hareketi, ‘kadın hakları savunuculuğu’! Bir kadın olarak, elbette ki şiddet gören kadınların savunulmasına karşı değilim. Ancak, gözlemlerime dayanarak ve pek çoklarının da düşüncelerime katılacağını bilerek, kadının en büyük düşmanının yine kadın olduğunu söylemek de hakikatleri dile getirme babında kaçınılmaz bir durum.
Garibime giden, ‘Fatmagül’ün Suçu Ne’ adlı dizideki saçma ve bir o kadar da komik ‘tecavüz’ sahnesinin ardından sanki uykudan uyanıyormuşçasına gözlerini açanların arka arkaya yorumlarda bulunmaya başlamaları. Sabah-ı şerif hayrola efendim… Dizideki bu komedi benzeri anlatımı, ‘Çorbada benim de tuzum’ olsun diyerek eleştirenler, buradaki bu dandik sahneden yola çıkıp ahkâm kesenler… Neden çevrenizde olup bitenlere gözünüzü yumuyorsunuz da bu komik sahneyi ‘Gölgede Muhabbet’ programında daha da komik hale getiren parodiye ateş püskürecek derecede önemsiyorsunuz? Neymiş, ‘Gençler dört, Fatmagül sıfır’ demişler! Fatmagül nezdinde kadına tecavüzün mubah gösterilmesine karşı çıkma mantığıyla hareket edenlere soruyorum… Küçücük yaşta defalarca pek çok gözü dünmüş adamın tecavüzüne uğrayan çocuğun, ‘zamanaşımı’ ve ‘kendi rızasıyla ilişki’den dolayı haksız bulunan davasına ne derece tepki gösterildi? Birkaç kez haberlerde karşımıza çıkıp unutulan bu konudaki mağdurların hakkını kim savundu? Dolayısıyla, adından başka kayda değer bir ayrıntısı bulunmayan ‘reklam’ balonu dizi yoluyla isim duyurmak, kadın hakları savunuculuğu değil!
En iyisi, bırakın kadını erkeğe karşı savunmayı. Kadını, kadına karşı savunun! Çünkü maddi menfaatlerin her türlü değerin önüne geçtiği yaşam kurallarında ‘işi bilen’ kadınlar, hemcinslerine daha çok zarar verir oldu. Buyurun, çevrenize bakın. Nice çocuk kadın, menfaat karşılığı dedesi yaşındakilerle gönül rızasıyla birlikte olmakta. Son örneğini, basına yansıyan haberde gördük! İki çocuklu 40 yaşına merdiven dayamış adam, kendisiyle bir yıldır birlikte olan 12 yaşındaki ‘küçük kadın’la arabasında uygunsuz halde yakalandı… Yazık! Bu kızcağızın böyle bir duruma ne sebeple düştüğünün tartışmasına girecek değilim. Ama iş çevrelerinde ve de özellikle medyada, o kızdan yaşça biraz daha büyük olanlar tarafından pek çok örneği kapalı kapılar ardında yaşanmakta! Yeni mezun bayanlar, bir yere kapağı atabilmek için babalarından bile yaşlı müdürlerin yataklarını mesken tutmakta. Duygudan ve her türlü değerden soyutlanmış, karşılıklı fırsatçılıkla yaşanan bu rezillikte şansı olan kadın, kendisine bir masa kapıyor. Kapamayan da ta ki kapana dek, ‘kadın’ sıfatını aşağılamayı sürdürüyor…
Alenen yaşanan, muhakkak hepimizin de şahit olduğu, bu alış-verişte cinselliğini kullanan kadınlar, bilgi ve emeğiyle var olmaya çalışanların hakkına tecavüz etmiyor mu? Ne oldu, neden sustunuz? Birkaç dedikoduyla geçiştirilen, ‘özel yaşam’ denilerek savunulan bu perdelenmiş rezaleti deşmek ‘Fatmagül’ün hakkını savunmaktan daha mı zor yoksa? Siz de haklısınız… İlgi alanınız, erkeğin kadına tecavüzü! Ama unutmayın ki, sayılı yaşanan bu olaya karşın ‘kadının kadına tecavüzü’ her an her yerde boy göstermekte… Ve ne yazık ki, bu sefalete bilfiil zarar görenlerin dışında kimse tepki vermemekte! Amannn… Bizimki de iş mi şimdi? Bırakalım bunları… Nasılsa amaç üzüm yemek değil, bağcı dövmek. Haydi, kadın hakları koruyucuları medya kuruluşları önünde ‘Fatmagül’ü savunmaya devam! Tabii, içerideki hemcinsleriniz birbirinin kuyusunu kazıp hakkına tecavüzü sürdürürken…
Yalnız bu arada MEDİZ’in (Kadınların Medya İzleme Grubu) de hakkını yememek lazım! ‘Türk medyasının fazlasıyla erkek olduğunu’ söyleyip sonrasındaki yazısıyla kendi kendine ters düşen, ‘özrü kabahatinden büyük’ açıklamasıyla daha da hayal kırıklığı yaratan Cüneyt Özdemir’in bu tavrına karşı yolladıkları basın bülteninde, ‘küfürbaz ve akılları, fikirleri sekste olan erkeklerin fırlamalıklarından’ dem vurularak artık medyanın köşe başlarında kadınları da görmek istediklerini beyan etmişler. Kısaca aktardığım bültenin içeriğine tamamen katıldığımı belirtmek isterim. Anti parantez, medyada kadına ısrarla neden bu şekilde yaklaşıldığının anlaşılması için yukarıdaki satırlarımla vurgulamaya çalıştığım ‘kadının kadını aşağılaması’nın vahametini hatırlatarak… Ey saygıdeğer bayanlar! Erkeklerin bu yaklaşımında, kadını sadece seksi bir meta olarak görmesinde hemcinslerimizin suçu erkeklerden daha çok değil mi? Öyleyse var mısınız, kadının hakkını erkekten önce kadına karşı savunmaya?..
Anibal Güleroğlu

22 Ekim 2010 Cuma

‘Sosyal Ağ’, çalıntı bir fikrin gelişim öyküsü!


Modern dünyanın gittikçe yalnızlaşan insanı, teknolojinin gelişimiyle paylaşım biçimlerini de değiştirmeye başladı. Sosyal ortamlarda yüz yüze sohbetler, yerini insani olmaktan uzak mekanik mesajlara bıraktı. Yüzyılın önemli buluşlarından sayılsa da aslında en büyük yalnızlık aracı olan, bilgisayar ve internet günlük yaşamın monoton kıskancında evle iş arasında çabalayanların kurtarıcısı haline geldi! Bu noktada yaratılan ‘Facebook’ ise gençlerin alenen, diğerlerinin de kamufle ederek kullandıkları bir paylaşım(!) ortamı olarak yerini aldı.
Harvard Üniversitesi ikinci sınıf öğrencisi Mark Zuckenberg, bilgisayardaki dehasına karşın sosyal ilişkilerde başarılı olmayan hırçın bir tiptir. Üniversite kulüplerine girme takıntısı yüzünden kız arkadaşıyla tartışan ve onu kaybeden Zuckenberg, alkolün de etkisiyle bir intikam projesi geliştirir. Üniversite bilgisayarından verileri çalan anarşist ruhlu genç, kampustaki bayanların kıyaslandığı ‘Facemash’ adlı bir site yaratır. Birkaç saatte sistemi çöktüren Zuckenberg, daha sonra Winklevoss İkizleri’nin Harvard dâhilinde oluşturmak istedikleri arkadaşlık sitesi fikrini de çalıp ‘The Facebook’u kurar…
‘The Accidental Billionaire’ adlı kitaptan yola çıkılarak yaratılan SOSYAL AĞ, David Fincher’in kamerasını insan olgusuna ustaca odakladığı bir film! Derine inmeyen, geriye dönük anlatımlarla interneti intikam aracı olarak kullanan paranoyak bir beynin ‘fikir hırsızlığı’yla başlattığı süreci yansıtan SOSYAL AĞ, bilgisayarla hayatların alt üst edilebileceğini ve bir anda pek çok şeyin değiştirilebileceğini göstermekte. Bir yükseliş öyküsü gibi dursa da, arka planda sosyalleştiğini sanırken asosyal olanların arkadaşı bol ama yalnız dünyalarını veren yapım, gizlilik açığı bulunan ve kullanıcılarını kızdırmaya devam eden ‘Facebook’un yaratıcısının ruhundaki boşluğu da vurgulamakta. Uyuşturucu ve alkolden medet uman çalışanlardan oluşan şirketteki çıkar kavgalarını da yansıtan SOSYAL AĞ, günümüz yaşamını şekillendirenlerin içyüzünün özeti!
Mürekkeple yazılan internetin kalıcılığından çok iyi faydalanmasını bilen Zuckerberg, eseri hakkında yorum yaparken, buraya takılan gençler için çok üzüldüğünü belirtip ‘Böyle bir ahlak anlayışına sahip oldukları sürece yaşamaya değer bir dünyamız olmayacak’ demiş! Bu çelişkili tespite ve maddi beklenti içinde olmadığını söylemesine karşın, tek arkadaşı Eduardo Saverin’i ‘Silikon Vadisi’ sermayedarlarına yem yapan dâhinin 25 milyar dolarlık bir imparatorluğun tepesinde oturduğunu hatırlatmakta fayda var.
İçeriğindeki alkol, uyuşturucu, cinsellik ve argodan dolayı ABD’de 13 yaş sınırlaması alan SOSYAL AĞ, ruhumuzun ve sırlarımızın hırsızı ‘Facebook’un oluşum sürecini, ‘Burada insanlar tacize de uğruyor’ diyen ve kendi gözünden bakmadığı için filme destek vermeyen Zuckerberg’e rağmen, merak edenlerin kaçırmayacağı bir yapım! Hele de 500 milyonun üstündeki üyeyi ve basın gösterimindeki kalabalığı düşünürsek…
Anibal Güleroğlu

‘Güneydoğu’dan Öyküler’ yozlaşmaya yenildi!


Show TV’nin beklenen yapımı ‘Güneydoğu’dan Öyküler: Önce Vatan’, nihayet izleyiciyle buluştu! Kanla kazanılan, gözyaşı ve terle korunan vatan toprağını gidip görenlerin yaşamlarını anlatan dizi, baştaki konuşmadan itibaren hemen her ailenin kendinden bir parça bulacağı, yürekleri titreten bir yapım.
Yeni yayın döneminde kaliteli yapımlarla izleyici karşısına çıkmaya başlayan Show TV’nin gerçek yaşam öykülerinden hazırlanan yeni dizisinin ilk bölümünün konusu, hemşire Aylin’le acemiliğini bitirip kalan askerliğini Askeri Hastane’de doktor olarak tamamlayacak olan Oğuz’un kurada çektikleri Şırnak’a gidişleri ve oradaki ortamdı. Onur Tan’ın yönetmenliğini üstlendiği ‘Güneydoğu’dan Öyküler: Önce Vatan’, rollerine adapte olmuş oyuncuların karakterlerini başarıyla canlandırmaları sayesinde çok gerçekçi ve samimi bir anlatıma sahip olmuş!
Yıllardır dinmek bilmeyen bir yaraya parmak basıp duyguları kabartan dizide, ülkenin doğusuyla batısı, birbirini anlamaya çalışan kör ve sağır kardeşlere benzetilmekte! Birbirlerinin söylediğini duymayan, yaptığını görmeyen bu kardeşlerin anlaşmalarının ancak karşılıklı temasla sağlanacağı mesajını veren ‘Güneydoğudan Öyküler: Önce Vatan’, kandırılarak teröre yöneltilen beyinlerin, düşman olarak hedef gösterilenleri yakından tanıyınca hatalarını anlayacaklarını hatırlatıyor. Yanlış öğretilerle kışkırtılıp eyleme girişmenin, sonuçta yine kendi insanına zarar verecek bir yaklaşım olduğunu da sade bir dille ortaya koyuyor…
Reklamla bölünmeden, film tadında verilen ‘Güneydoğu’dan Öyküler: Önce Vatan’, tüm bu olumlu yapısına rağmen ne yazık ki beklenen izlenme oranına kavuşamıyor! ‘Yaprak Dökümü’ ve M. United-Bursaspor maçıyla aynı gün yayınlanan dizinin, bitimin ardından verilen tekrarıyla da gerilerde kalması, izleyici yapısı hakkında bir ipucu aslında. Yozlaşmış konuların ‘öncelikli tercih’ haline geldiğinin açık göstergesi olan bu duruma bakınca, bazı sorunların neden çözülemediğini anlamak daha kolaylaşıyor!
Anibal Güleroğlu

19 Ekim 2010 Salı

Tolga Örnek’ten sıradışı bir film: Kaybedenler Kulübü



Tolga Örnek, yeni filmi ‘Kaybedenler Kulübü’nde aykırı, eğlenceli, başkaldırı dolu hayatlara sahip, iki radyo programı yapımcısının hayatlarını, muhteşem bir oyuncu kadrosu ile beyaz perdeye aktarıyor.

Başrollerini Nejat İşler, Yiğit Özşener ve Ahu Türkpençe’nin paylaştıkları filmde, onlara İdil Fırat, Rıza Kocaoğlu ve Serra Yılmaz eşlik ediyor. Fikri Mehmet Ada Öztekin’e ait olan filmin senaryosu, Tolga Örnek ve Mehmet Ada Öztekin tarafından kaleme alındı. Güçlü, şaşırtıcı ve mizah dolu bir senaryoya sahip olan filmin yapımcılığı, Ekip Film ve Tiglon tarafından gerçekleştirilecek. Aynı anda Red Camera ve Canon Mark II kamerası kullanılarak Türkiye’de çekilecek ilk film olma özelliği de taşıyacak olan ‘Kaybedenler Kulübü’, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf Bölümü ile koordineli bir çalışmanın ürünü olacak.

Alternatif kitaplar basan bir yayınevinin sahibi olan Kaan (Nejat İşler) ile Kadıköy’de bar işleten, çok sıkı bir plak ve efemera koleksiyoneri olan Mete (Yiğit Özşener), 90’lı yılların ikinci yarısında, sanki bir yerde oturmuş konuşuyorlarmış ve kimsenin bundan haberi yokmuş gibi bir radyo programı yapmaya başlarlar. Yaptıkları program zaman içinde hem onların hem de dinleyenlerin hayatını değiştirecektir. Programın şöhreti hızla yayılırken Kaan ve Mete eski hayatlarına aynen devam ederler. Hergün başka kadınlarla yalnızlığını gidermeye çalışan Kaan, aradığı aşkı Zeynep’de (Ahu Türkpençe) bulur ve bu aşkı tutkuyla yaşamaya çalışır; aralarındaki hayat görüşü farklılığına rağmen... Bu arada herkesin ‘kendi kaybını’ bulduğu ‘Kaybedenler Kulübü’, toplumun farklı kesiminden insanları biraraya getirerek adeta bir ‘ortak mahalle’ de buluşturur. Kendi yalnızlıklarıyla bile dalga geçen, sisteme her gün başkaldıran, hayatın kıyısında yaşayan Kaan ve Mete’nin renkli hayatlarını yansıtan programın tutkunları, ‘Kaybedenler Kulübü’nün üyeleridir artık…

‘Kaybedenler Kulübü’, cesur yaklaşımı, farklı anlatım dili ve oyuncu kadrosunun gücüyle, önümüzdeki sezonun en heyecan verici filmlerinden biri olacak. Orijinal film müziği Cavit Ergun ve Can Göksu tarafından bestelenen filmde yer alan şarkılar, ‘Kaybedenler Kulübü’nün orijinal playlist’inden seçildi. Leonard Cohen’den Ferdi Özbeğen’e, Moody Blues'dan Mazhar Fuat Özkan'a, Otis Redding’den Ümit Besen’e uzanan müzikler, filmin benzersiz atmosferine eşlik edecek. Universal Music Taxim Edition’la
yapılan işbirliği ile gerçekleştirilen bu çalışma, ‘Kaybedenler Kulübü’ izleyicilerine uzun metraj bir müzik keyfi de yaşatacak.

Geçtiğimiz günlerde çekimlerine başlanan film, 18 Mart 2011 tarihinde vizyona girecek.
Anibal Güleroğlu

Fatih Akın destekli ‘Çoğunluk’, ürkek bir saptama!


Azınlıkta kalanın hep kaybettiği dünya düzeninde, ne kadar tartışmalı bir kavramdır ‘Çoğunluk’! Hakkaniyet açısından, ortama göre değişen bu kavramın eziciliğiyse her durumda apaçık meydandadır. ‘Güç bende’ diyen ‘Çoğunluk’ için önemli olan hak-hukuk değil, yaptırım gücüdür. Nice arzular, çoğunluğun baskısıyla kişiliklerde susturulur; nice hayatlar, çoğunluğun zulmüyle karartılır! Dışlanmamak için beğensek de, beğenmesek de uyarız çoğunluğun koyduğu kurallara. Uymamakta direnenlerse yok olup gider ‘Çoğunluk’ denilen değirmenin çarklarında. Kısacası, insanlığın varoluşundan beri süregelen bir baskı aracıdır, ÇOĞUNLUK…
Mertkan, babasının inşaatlarına ayaküstü göz kulak olan, açık öğretimle üniversite badiresini atlatmaya çalışıp askerliğini mümkün mertebe geciktiren bir genç! Hayatta kalıcılık adına hiçbir şey yapmayan bu hazır yiyicinin kız arkadaş bulma sorunu da olayın bir başka boyutu. Girdiği ortamlara rağmen ne hikmetse hiçbir kıza kendisini beğendiremeyen Mertkan, gidip gelip hamburger yediği cafenin garson kızına takılır! Hem okuyan hem çalışan kız da, yağlı bir kapı buldum diye, bizim tutuk genci kafeslemeye bakar. Gel gör ki, Mertkan’ın ‘taş fırın’ babası hemen kızın kökenine dalar ve bu ‘mükemmel’ çifti ayırmak için devreye girer…
Yönetmenliğini, daha önce Fatih Akın’ın asistanlığını yapan Seren Yüce’nin üstlendiği ÇOĞUNLUK, tek Türk filmi olarak, Venedik Film Festivali’ne katılmış bir yapım! Fatih Akın’ın jüri başkanlığını yaptığı ‘Venedik Günleri’ bölümünde gösterilen ve ‘Geleceğin Aslanı’ ödülünü alan bu film, 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de ‘En İyi Film’, ‘En İyi Yönetmen’ ve ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödüllerine layık görüldü. Ödüllerin çoğunun ikişer ikişer dağıtıldığı festivale damgasını vuran yapım, ‘Yeni Sinemacılar’ın imzasını taşımakta! Uluslararası Toronto Film Festivali’nde de gösterilen filmin tiyatro kökenli başrol oyuncusu Bartu Küçükçağlayan, ‘Mertkan’ karakteriyle ilgili olarak Radikal’e verdiği röportajda rolünü sadece oynadığını belirtip ‘Çoğunluğun baskısını hissetmek istemiyorum, hissetmiyorum’ demiş!
Onun bu kaygısızlığına karşın, tanıtımlarından okuduğum kadarıyla ÇOĞUNLUK filmi, ‘Altın Portakal’daki galasında izlemeden önce bende heyecan yaratmış ve cesur bir senaryo görme umudu doğurmuştu! Ne yazık ki, donuk bir başlangıç yapan filmin ilerleyen dakikalarında bu beklentim iyice hayal kırıklığına dönüştü. Karşımda, çoğunluğun kendinden olmayanı dışladığını vurgulamak üzere yola çıktığını iddia eden bir yapım değil de paranın gücüyle oğlunu kuklaya çeviren bir babanın kendi kişiliğini bulamamış ezik oğluyla ilişkisi duruyordu. Baba-oğul çatışmasının yanı sıra kadın ezilmişliğini ve parayla polislerin satın alınıp ‘kaza raporu’nun değiştirilebileceğini de satır aralarına sıkıştıran filmde, Doğu kökenlilere yapılan ayrımın yansıtılması komik denecek bir noktadaydı! Bartu Küçükçağlayan’ın oyunculuğuna gelince, ‘Bin Bir Gece’ dizisinde de benzer bir karakteri canlandırdığını ve aşina olduğumuz bu duruşuyla Mertkan’ı oynarken zorlanmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Daha vizyona girmeden para kazanan ve var olduğu iddia edilen sosyal bir çarpıklığı ele alan ÇOĞUNLUK’ta pek çok mantık hatası da mevcut! Mertkan’ın arkadaşlarının Gül’den bahsederken ‘Çingene’ demesini anlamak mümkün değil. Sürekli tekrarlanan bu sıfat İzleyiciye, ‘Bu filmde vurgulanmaya çalışılan, Doğu kökenlilerin mi yoksa Çingenelerin mi mağduriyeti’ ikilemini yaşatmakta! Doğu töresinin kızların okumasını engellemeye yönelik olduğu vurgulanırken de çelişkiler göze çarpıyor. Üniversiteyi kazanacak kadar okuyan bir kızı, akrabalık derecesi bile belli olmayan bir adamın bulup köyüne götürmeye çalışması oldukça saçma. Peki ya Gül’ün açık öğretimde okuyan Mertkan’a uluslar arası mimariden örnekler içeren bir kitap hediye etmesine ne demeli… Üniversitede okuyan biri açık öğretimde mimarlık eğitimi verilmediğini bilmeyecek kadar cahil olabilir mi? İzmit’teki inşaata gönderilen Mertkan’ın durup dururken Doğulu inşaat işçisiyle takışması ve onun kendisine zarar vereceğinden korkması da komedinin ayrı bir boyutu! Tıpkı Gül’ün yanında barındırdığı kızı ‘işe’ çıkartıp dilendirmesi gibi bu ayrıntı da Doğulu vatandaşları aşağılamanın dışında bir anlam taşımıyor…
Askerlik vazifesini, Güneydoğu’ya gidip adam öldürme kahramanlığı olarak algılayıp torununu da oyuncak silahıyla ateş ettiği için övgülere boğan ‘baba’ figürüyle, abartılı saptamalar yapan ÇOĞUNLUK, yanlışa karşı bir yergi mi yoksa övgü mü belli değil. Dolayısıyla teşvikli ödülleriyle sinema tarihinde yer alsa da, amacın net ortaya konmadığı ve ayrıntıların havada kaldığı ‘ürkek’ anlatımlı bir yapım olmanın ötesine geçemediği bir gerçek!
Anibal Güleroğlu

18 Ekim 2010 Pazartesi

MALATYA ULUSLARARASI FİLM FESTİVALİ




‘SİNEMA KÜLTÜRÜ SEMİNERLERİ’ İÇİN KAYITLAR BAŞLADI…


26Kasım-2 Aralık 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan ‘Malatya Uluslararası Film Festivali’ çerçevesinde yapılacak ‘Sinema Kültürü Seminerleri’ne başvurular başladı!
Son başvuru tarihi 10 Kasım 2010 olan ve Malatyalılar’ın, ÜCRETSİZ olarak faydalanabileceği “Sinema Kültürü Seminerleri”nde birbirinden değerli isimlerle buluşulacak. Festival çerçevesinde düzenlenecek olan ve herhangi bir önkoşulun bulunmadığı sinema seminerlerine isteyen Malatyalı sinemaseverler, yaş grubu ya da başka bir sınırlamayla karşılaşmadan katılabilecek.
Yönetmenlik, yapımcılık, oyunculuk gibi sinemanın çeşitli alanlarından sanatçıları, akademisyenleri ve sektörün önde gelen isimlerini sinemaseverlerle buluşturan seminerler, Malatya İnönü Üniversitesi işbirliğiyle gerçekleştirilecek. Sinema üzerine düzenlenecek olan seminerlerle, Malatya’da festival ve sinema kültürünün oluşumuna katkıda bulunulması ve iyi birer sinema izleyicisi olarak kendini yetiştirmek isteyenlere olanak sunulması amaçlanmakta.
Malatya Uluslararası Film Festivali çerçevesinde, Malatya İnönü Üniversitesi’nde 27 Kasım – 1 Aralık 2010 tarihleri arasında düzenlenecek ücretsiz seminerlerde, konular toplamda 9 başlıkta işlenecek. Yoğun bir programa sahip olan seminerlerde katılımcılardan, seminerlerin en az yüzde seksenini izlemeleri, etkinliğin amacına ulaşması açısından büyük önem taşıdığından, zorunlu tutulmakta. Seminerleri başarı ile tamamlayan öğrencilere, seminerlerin bitimi sonrası, yapılacak törenle katılım sertifikaları verilecek.
Seminerlerde konu başlıkları ise şöyle sıralanıyor: ‘Bir Filmi Yönetmek’ ‘Görüntü Oluşturma Sanatı’, ‘Bir Senaryo Yazmak’, ‘Oyunculuk Metodolojisi’, ‘Kurgu: A+B=C midir?’, ‘Türk Sinema Tarihi’, ‘Film Analiz Yöntemleri’, ‘Dünya Sinema Tarihi’ ve ’Sanat Yönetmenliği’. Bu başlıkların ele alınmasıyla, katılımcılar bir filmin oluşumunun tüm aşamalarına ilişkin bilgi sahibi olacaklar.
Festivalin dikkat çekici yan etkinliklerinden biri olan seminerlerde, alanında yetkin isimler yer alacak. Sinema eğitimini Rusya’da tamamlamış, sanat yaşamını bir süredir ülkemizde sürdüren ve birçok başarılı yapımda önemli işlere imza atmış Hayk Kirakosyan, ‘Görüntü Oluşturma Sanatı’ konusunu işleyecek. ‘Tabutta Rövaşata’, ‘Cenneti Beklerken’, ‘Çamur’ ve ‘Nokta’ filmlerinin başarılı yönetmeni Derviş Zaim, ‘Bir Senaryo Yazmak’ üzerine bilgi ve deneyimini katılımcılarla paylaşırken; Türk Sinema Tarihi’ni Övgü Gökçe işleyecek. Gökçe, bugüne dek sinema üzerine teorik çalışmalar, yazarlık ve eğitmenlik yapmasının yanı sıra, kısa film de çekiyor.
‘Bir Filmi Yönetmek’ seminerini ‘Dokuz’, ‘Ara’, ‘Gölgesizler’, ‘Kaptan Feza’ ve ‘Ses’ filmlerinin yönetmeni Ümit Ünal; Film Analiz Yöntemleri’ni, sinema eleştirmeni, roman ve öykü yazarı Mehmet Açar; Dünya Sinema Tarihi seminerini, alanında ülkemizde ve yurtdışında araştırmalar yapmış sinema yazarı Senem Aytaç verecekler. Sanat Yönetmenliği seminerini, bu alanda beyazperde ve televizyonda iz bırakan işlere imza atmış Mustafa Ziya Ülkenciler; ‘Kurgu: A+B=C midir?’ seminerini yine ödüllü işlere imza atmış bir isim olan kurgucu Çiçek Kahraman verecek. Sinemamızın usta oyuncusu İzzet Günay ve son dönemin dikkat çeken oyuncularından Şevket Çoruh ise ‘Oyunculuk Metodolojisi’ seminerinde deneyimlerini paylaşacaklar.
250 kişinin kabul edileceği Sinema Kültürü Seminerleri’ne katılmak isteyen sinemaseverlerin, en geç 10 Kasım 2010 tarihine dek festivalin www.malatyafilmfest.com web adresi üzerinden başvuru yapmaları gerekmektedir. Ayrıca Festival Merkezi’ni arayarak Sinema Kültürü Seminerleri Koordinatörü Turgut Çetinkaya’dan ayrıntılı bilgi alabilirler.
Anibal Güleroğlu

Altın Portakal’ı hak eden, Cengiz Bozkurt!


‘Karagümrük Yanıyor’daki Sıtkı rolüyle TV’de sivrilmeye başlayan, ‘Ezo Gelin’ ve ‘Sevgili Dünürüm’de oyunculuğuyla dikkat çeken, ancak asıl patlamasını ATV’nin severek izlenen ve ne yazık ki yayından kaldırılan dizisi ‘Parmaklıklar Ardında’ki acımasız başgardiyan Ekrem karakteriyle yapan Cengiz Bozkurt, son olarak ‘Kavşak’la sevenlerinin karşısına çıktı. ‘Yeni Kuşak Tiyatro’yla Türkiye’de hiç oynanmamış oyunları sergileyen Bozkurt, tiyatronun TV endüstrisine kazandırdığı bir değer! Oyunculuk kariyerine ODTÜ Oyuncuları ve Metropol Tiyatrosu’nun projelerinde başlayan Bozkurt, Londra Üniversitesi’ndeki eğitiminin ardından TEB Oyuncuları’nda yer almış. Amatör ruhla oyunlar sergileyip yönetmenlik de yapan Bozkurt, yıllarını kültür ve sanatla iç içe geçirirken Londra’da bazı yapımlarda da görev almış!
‘Parmaklıklar Ardında’ dizisinde iç dünyası ve duvarlar ardındaki farklı karakterleriyle ‘temel direk’ haline gelen Bozkurt, aynı başarıyı ‘Kavşak’da da gösteriyor. Sistemin çarklarında acımasızlaşan ve sorguda ölüme sebebiyet vererek görevden alınan bir polisin pişmanlığını sergilerken, aynı zamanda geçim sıkıntısı altında ezilip çocuğunun ihtiyacını karşılayamadığı için hırçınlaşan bir aile reisini de canlandırıyor. ‘Kavşak’ın basın gösteriminin ardından vurguladığım gibi, gösterdiği performansla yan rolde olduğu halde başrolü geçen Bozkurt, ‘Altın Koza’da alamadığı ödüle nihayet ‘Altın Portakal’da kavuştu. Kendisini canlandırdığı karakterle bütünleştirip rolünün gereğini izleyiciye aynen aktaran tiyatro kökenli oyuncu, 47. Uluslar arası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ ödülünü ‘Saç’ filminden Rıza Akın’la paylaştı.
Başgardiyanın bu başarısından bahsettikten sonra ‘sonuçsuz’ sonlandırılan ‘Parmaklıklar Ardında’nın müdavimlerinden ‘yapımın devamı için’ yoğun talep geldiğini de hatırlatayım. Bazı sit-com ların yenilenip izleyiciyle buluştuğu ekranlarda, bu sosyal içerikli diziyi yeniden görmek dileğiyle…
Anibal Güleroğlu

16 Ekim 2010 Cumartesi

Kusturica’yla ekşiyen ‘Altın Portakal’ı halk tatlandırdı!


Kusturica’yla ekşiyen ‘Altın Portakal’ı halk tatlandırdı!
Daha başlamadan, Semih Kaplanoğlu’nun Emir Kusturica’nın jüri üyeliğine tepki olarak ‘Bal’ filmini çekmesiyle sorunlara gebe olduğunu hissettiren ‘47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’, açılış töreninde MHP’li Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi Reşat Oktay’ın sözlü protestosuyla iyice gerildi. Protestocunun salondaki CHP’liler tarafından susturulup korumalarca dışarı çıkartılmasının ardından söz alan Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın, Kültür Bakanlığı’nı da kınayan bir konuşma yaptı. Kültürden sorumlu insanların kültürsüzlüğüne değinen Başkan, Kusturica’nın sanatından dolayı festivale davet edildiğini ve hoşgörüsüzlüğün sinema gibi sanatlarda yeri olmadığını vurgulayarak bu güzel etkinliği, sanata siyaset bulaştırarak, kirletmek isteyenleri kınadı. Törene konuşmacı olarak katılan Can Dündar ise ‘Bu yıl festivalimiz fazlasıyla politize olmuş’ diyerek sözlerine başlayıp sinemanın haksızlığa meydan okumasına değindi. Antalya’yı sinema tarihini aydınlatan bir meşaleye benzeten Dündar, NTV’nin de belgesel kuşağıyla buna katkıda bulunacağını hatırlattı. Bu nahoşluğun gölgesinde Doğa Rutkay’la Hakan Yılmaz’ın sunuculuğunda, ‘Sanatta Sorumluluk’ ödülü alan Müjdat Gezen’in esprileri ve Melike Demirağ’ın şarkılarıyla renklendirilmeye çalışılan ancak vasat bir açılış yapan festivaldeki salon düzeni de evlere şenlikti! Plastik sandalyelere geçirilmiş beyaz örtülerle ‘düğün salonu’ havasına sokulan ‘Cam Piramit’teki ses ve ışık düzeni de Allah’a emanetti. Programın ‘Açılış’a göre hafif kalması bir yana organizasyonda kimsenin kimseden haberi yoktu! Tören bitiminde, Emir Kusturica’nın AKM önündeki alanda konser vereceğinin anonsunun yapılmaması da ‘Tepkilerden korkuldu’ şeklinde yorumlandı…
Bursa’daki festivale de katılan ancak orada tepki görmeyen Emir Kusturica, Antalya’daki bu olayın ardından ‘Hayati güvence’ gerekçesiyle ülkesine dönerken hem ‘47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin tadını ekşitti hem de fikir ayrılıklarına sebep oldu! Kimileri daveti hata olarak gördü. Kimileri de olaya ‘sanat’ yönünden yaklaşıp protestoyu kınadı. ‘Off Karadeniz’in yönetmeni Nur Dolay da protestonun yanlışlığını dile getirmek isteyenlerdendi. Hazırladığı bültenini Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın’ın da bulunduğu ‘Basın toplantısı’nda okumak isteyen Dolay, salonda hazır bulunanlardan bazılarının müdahalesiyle susturulmaya çalışıldı. Mustafa Akaydın’ın araya girmesine rağmen konuşturulmayan Dolay’a tepki o denli büyüktü ki, ancak kendisini çevreleyen basın mensupları sayesinde vahim sonuçlardan korunabildi.
Açılışın rövanşı sayılabilecek bu tatsızlıkla iyice gerilen festivale tat katansa halktı! ‘Sanatçı Korteji’yle coşan Antalya, ‘Onur Gecesi’yle de sanatçıları onurlandırdı. Türker İnanoğlu adını taşıyan Yeşilçam Yolu’nun açılışının ardından ‘Cam Piramit’teki törende Safa Önal, Nur Süer, Ertem Göreç, Gülşen Bubikoğlu, Zeki Alasya ve Metin Akpınar ödüle layık görülürken Yeşilçam’da sadece şarkılarıyla var olan Belkıs Özener de oğluyla birlikte konuklara hoş dakikalar yaşattı.
Halkın sahiplendiği festivale, bir destek de Isparta’dan geldi. Sanatçıları gül sularıyla karşılayan Ispartalıların sıcak ilgisi, Anadolu insanının sanat sevgisinin göstergesiydi! Kortejin ardından Mustafa Akaydın ve Isparta Valisi Ali Haydar Öner’in de katılımıyla ‘Süleyman Demirel Müzesi’ni ziyaret eden sanatçılar, İslamköy’de de sevgiyle ağırlandı.
Filmlere yoğun ilgi gösterilen ‘Altın Portakal’da ne yazık ki sinema salonlarının yetersizliği, istenmeyen durumlar yaşattı! Özellikle AKM’nin ‘Aspendos’ salonundaki ses ve projeksiyon kalitesizliği rahatsız edici boyuttaydı. Jüri önünde yapılan ‘gala’ gösterimlerinde bile hoparlör cızırtıları kulak tırmalarken ‘Kar Beyaz’ın gösteriminde sesin tamamen kesilmesi sabırları taşıran son damla oldu. Dakikalarca süren bu aksaklığa zamanında müdahale edilmemesi salonda küfürlü protestoya yol açtı. Bir sanat organizasyonunda ‘Filmin içine s.çtınız’ denmesi kadar dikkat çekici olan bir başka konu da ‘Press’ filminin gösteriminde Kürtçe konuşanlara ‘Lütfen Türkçe konuşun’ şeklindeki müdahaleydi! Yaşanan bu tatsızlıkların yanı sıra sıkça ortaya çıkan teknik aksaklıklar da gösterim programlarının değişmesine yol açtı. Bunun en güzel örneği ‘Saç’ filminin galasının ertelenmesiyle yaşandı; seanslar iptal edilirken kimi salonlara da ek seans konuldu.
Okulları, esnafı ve cezaevini de unutmayan ‘Altın Portakal’ın kapanış gecesiyse açılışı aratacak cinstendi! Festivalin yüzü olan Ebru Akel’in bilmiş fakat acemice tavırlarına Engin Altan Düzyatan’ınkiler de eklenince ortaya tam bir sunum skandalı çıktı. Ödül verecekleri alacaklarla bir türlü sahnede buluşturamayan bu müthiş(!) ikilinin amatörlüğü, Türkiye’ye işlerini bahane edip gelmeyen, Claudia Cardinale’ye ödül vermek için Deniz Baykal’ı sahneye çağırmasıyla doruğa çıktı. Dakikalarca Kadir İnanır’ı ve Deniz Baykal’ı sahnede bekleten Ebru Akel, Cardinale’yle bir garip telefon konuşması yaptı. Ancak tüm uyarılara rağmen, bozuk olduğu gerekçesiyle, telefonun hoparlörünü açmayan Akel’in bu konuşmasını kendisinden başka duyan olmadı! Ödül alan yabancıların teşekkür konuşmalarını tercümeye gerek duymayan veya kendilerince Türkçeleştiren bu dahi sunucular, ödül alan filmlerin kısa tanıtımları gösterilirken de kenara çekilip görüntüyü işgal etmemeyi akıl edemediler. Salonun çoğunluğu tarafından izlenemeyen Hüsnü Şenlendirici ve Özcan Deniz’in programları esnasında, ‘Kapanış Töreni’nde ödül verecek olanlarla ortamdan sıkılıp içeri-dışarı yapanların yarattığı sirkülasyonsa oldukça rahatsız ediciydi! Bu başıboşluk kadar batıcı olan bir başka nokta da uluslararası bir festivale katılanların kılık kıyafetindeki özensizlikti. Şort, tişört ve benzeri salaş giysilerle ortama teşrif edenlerin bu davranışı acaba sapkın bir modernleşmenin mi yoksa saygı yoksunu bir kültürsüzlüğün mü dışa vurumuydu? Bu garabet karşısında bunları düşünürken, Başkan Mustafa Akaydın’ın festivali geliştirme çabalarının nasıl baltalandığını düşünerek üzülmekten kendimi alamadım doğrusu…
Barkovizyonun yetersizliğiyle daha da tatsızlaşan festivalin ödüllerine gelince… Venedik Film Festivali’nde ‘Geleceğin Aslanı’ seçilip 100 bin dolarlık ödül alan Seren Yüce’nin ilk filmi ‘Çoğunluk’, çoğunluğun memnuniyetsizliğine karşın, ‘film, yönetmen ve erkek oyuncu’ dallarında ‘En İyi’ seçilip daha vizyona çıkmadan 600 bin TL toplamış oldu! Festivalin dikkat çekici filmi ‘Press’, ‘Jüri Özel Ödülü’nü alırken oyuncusu Aram Dildar da ‘Behlül Dal Özel Ödülü’ne layık görüldü. ‘Kavşak’ filmindeki performansıyla başroldeki Güven Kıraç’ın önüne geçmeyi başaran Cengiz Bozkurt ise ‘En İyi Yardımcı Erkek’ ödülü alıp başarılı oyunculuğunun karşılığını gördü! Sinan Çetin’in, Kültür Bakanlığı’ndan destek almadan yapıldığını vurguladığı filmi ‘Kâğıt’ ise sadece Ayşen Gruda’ya ‘En İyi Yardımcı Kadın’ ödülünü getirdi.
Son söz: ‘48. Altın Portakal’ın simgesi olacak ‘Martı’nın tanıtımıyla sonlanan festivalde, tüm yaşanan siyasi çekişmelere ve teknik aksaklıklara rağmen, ‘halka dönme’ misyonu çok başarıyla uygulanmış! Ne yazık ki, halkın desteğinin fazlasıyla sağlanmasına karşın ‘Altın Portakal’ın uluslararası boyutu epeyce ihmal edilmiş…
Anibal Güleroğlu

‘Mahpeyker’, devşirme bir kızın yükselişi…


Ulusları titreten bir imparatorluğun sultanı da olsa, iktidarın acımasızlığında kaybolmuş benliğini bazen bir ‘kırık testi’nin anılarında arar insan! Saltanat hırsıyla kıyılan nice canların günahı, kaybolur gider geçmişin masum anılarında…
MAHPEYKER: Kösem Sultan, çocuk yaşında esir düşüp İstanbul’a gelen ve evlatlık verildikten sonra Emine adını alan bir kızın Saray’daki yükselişinin hikâyesi! Bir tesadüfle Emine’yi gören ve âşık olan Sultan 1. Ahmet ona ‘ay yüzlü’ manasında Mahpeyker adını verir. Gelenek ve kuralları hiçe sayarak bu devşirme kızla nikâhlanan Sultan, ne yazık ki Validelerin yalanlarıyla Mahfiruz’a yönlendirilir. Ondan bir çocuk sahibi olan 1. Ahmet, Mahpeyker’in saraydan kaçmaya kalkışmasıyla çevrilen dolapları öğrenir. Sevdiği kadınla ölene dek sürecek mutlu bir birliktelik başlatan Sultan, ona ‘önde gelen, en iyi’ anlamındaki ‘Kösem’ unvanını da vererek önlenemez yükselişinin temellerini atar…
Senaryosu Avni Özgürel’e ait olan, yönetmenliğini Tarkan Özel’in yaptığı MAHPEYKER, Kurtköy’de hazırlanan ve Topkapı Sarayı Harem Dairesi’nin mekânlarını aynı ölçülerde yansıtan platoda çekilmiş. Dekorların yanı sıra kostümleriyle de dikkat çeken yapım, İngiliz Hanedanlık tarihiyle ilgili filmleri aratmayacak kalitede! Bütçesinin 4 milyon TL’ye ulaştığı söylenen filmde Mahpeyker’in yaşlılık haliyle karşımıza çıkan ve oyunculuğunu bir kez daha sergileyen Selda Alkor, ‘Altın Portakal’ tutkusunda ne kadar haklı olduğunu da gösteriyor. Mahpeyker’in gençliğiniyse ‘En İyi Yardımcı Kadın’ ödüllü Damla Sönmez canlandırmakta.
Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli kadınlarından olan ve ‘gizli’ sultanı sayılan Kösem’in hayatının bir özeti diyebileceğimiz MAHPEYKER, tarihe farklı açıdan bakan bir yapım. Osmanlı’yı daima erkek karakterler üzerinden, fetihlere, kahramanlıklara dayanarak anlatanlara karşın Osmanlı’nın kaderinde kadınların ne derece etkili olduğunu ve çevirdikleri entrikaları göstermekte. Osmanlı’nın gördüğü son büyük aşkın kahramanı olmanın yanı sıra, iktidarda etkili son valide sayılan bir kadının sadece saltanatta yaptıklarını değil kişisel dünyasını da ele alan MAHPEYKER, taht kavgasıyla taşlaşan yüreklerin yapabileceği kötülükleri de özet halinde perdeye yansıtıyor. Kadının kadına düşmanlık beslediği Osmanlı Haremi’ne de ışık tutan filmin dramatik kurgusunda, kadını sadece Sultan’ın zevkine hizmet eden bir obje olarak gören yaklaşıma da bir başkaldırı gözlenmekte. Yapımda dikkat çeken olumsuzluklarsa, süre mefhumunun da etkisiyle, olayların net ifade edilememesi ve Mahpeyker’in boğulma sahnesinin kudretli kişiliğini yansıtamayacak derecede sönük kalması! Yeniçerilerin dövüşü de Uzak Doğu filmlerini çağrıştırmakta.
Osmanlı tarihinde ‘kötü’ olarak sunulan ancak, ‘zehrini Saray’a, sütünü ahaliye akıttığı için’ halkın sevdiği ve katlinin ardından bir hafta matem tuttuğu MAHPEYKER, tarihi ele almaya çekinen Türk sinemasının ortaya koyduğu izlenmeye değer bir yapım!
Anibal Güleroğlu

5 Ekim 2010 Salı

‘Son Kabadayı’, ‘Son’ demedi…


Başladığı yerde biterse bir hikâye, bittiği yerde yeniden başlarmış! 40 Sene önce bir bavul ve bir bıçakla trenden inen ‘Son Kabadayı’ Ramiz Karaeski, ‘günah çıkarma’ konuşmasının ardından müdavimi olduğu gara işte bu zihniyetle gitmişti… Kendi torunuyla savaşmak istemeyen ‘Son Kabadayı’, son treni Küçük Ramiz’i yani nam-ı diğer ‘Sekiz’i burada karşılamıştı. ‘Adım çıkmış sekize, acımam ben dedeme’ diyen torun da o meşhur bıçağını kalbine saplamıştı! Bu son sahnenin heyecanıyla yüreği titreye titreye, Ramiz Dayı’nın özlü sözlerinden mahrum kalıp kalmayacağını merak eden izleyici de bir hafta boyunca sabırsızlıkla yeni bölümü beklemişti.
Nihayet o an geldi çattı ve ne hikmetse inlerle cinlerin top oynadığı, bir de hayaletlerin boy gösterdiği tren garından, onca oyalanmaya rağmen ambulansla hastaneye yetiştirilen ‘Son Kabadayı’ için yaşama umudu olduğu ortaya çıktı! Bıçaklanmasının ardından, elini ‘Ezel’e veren Ramiz Dayı, canını ‘Ecel’e teslim etmeye kıyamadı… Sekiz Eylül geçtiği için ‘Sekiz’den ‘Dokuz’a terfi eden Küçük Ramiz, Kenan Birkan’ın silahı olmayı sürdürürken ‘Son Kabadayı’nın ameliyatı da ‘mucizevî’ bir biçimde başarılı geçti. Lakin adam öldürme eğitimi almış bir ustanın, hayret verici bir şekilde kalbi ıskalamasıyla hayatta kalan Ramiz Dayı için asıl tehlike ‘yoğun bakım’ odasındaydı. Manzara evlere şenlik! Steril kıyafetler giymeden ameliyattan yeni çıkmış hastanın yanına dalan Ezel, salya sümük ağlayıp etrafa mikroplar saçıyor. ‘Bizimkiler de eksik kalmasın’ diye düşünen Cengiz’le Ali de ona eşlik ediyor. Ramiz Dayı, senariste sırtını dayayıp ‘Ölümsüz’ olurken onun haline üzülüp Ömerleşen Ezel, ilaçla robotlaştırılmış Sekiz’le karşı karşıya geliyor! Mekânsa, hasta ve personelden arındırılmış hastane koridorları… Eylemden çok söylemle dolu bu anlamsız intikam öyküsünde, ‘Kim saldıysa bizi dünyaya, geri istiyor’ demesine rağmen ayak direyip ölmeyen Ramiz’e karşın, bir bıçak darbesiyle ‘Son’ diyor Sekiz! Senarist onu sevmemiş demek ki!
Anibal Güleroğlu

3 Ekim 2010 Pazar

‘Altın Koza’nın ardından iz bırakanlar…


2004 yılında sinema kanunun da yapılan değişikliğin ardından ivme kazanan Türk sineması, çeşitli festivallerle teşvik edilerek, ilerlemesini sürdürüyor! Bu yıl, Türkiye’nin senaryo ya yönelik tek festivali olan ‘Uluslararası Mardin Festivali’yle çakışan ‘17. Adana Altın Koza Festivali’ ardında pek çok dikkate değer noktalar bırakarak sonuçlandı.
Açılış gecesindeki programda, Türk sinemasının gözünün Oscar’da olduğunun vurgulanması ve geceye şarkılarıyla renk katan Göksel’in bugünün dramatik Türk kadının varlığını, geçmişteki Türk filmlerinin içeriğine bağlaması festivalin başlangıç ayrıntılarıydı! Türkiye prömiyerini yapan ‘Piyanosu Olmayan Kadın’ filmini açılışta izleyiciyle buluşturan ‘Altın Koza’da Atilla Dorsay ve Müjde Ar’ın ‘Onur Ödülü’ne layık bulunması da festivalin kayda değer etkinliklerinden biriydi. Kendisine yapılan eleştirilere karşı sitemkâr konuşmasıyla cevap veren Atilla Dorsay, Müjde Ar’la ilgili bir anısını da, Park Zirve’de düzenlenen ‘Onur Ödülleri Töreni’nde konuklarla paylaştı. Ödül önerisini, görünümü yüzünden başta reddeden Müjde Ar’ın Amerika dönüşü kendisini ödülü alacak formda hissetmesini esprili bir dille anlatan Dorsay’ın, ödülün görünüme değil oyunculuğa verildiğini vurgulaması, sanattan çok dış görünüşle ilgilenenler için iyi bir ders niteliğindeydi!
‘Filistin’de Sinema Yapmak’ söyleşisinde Filistin halkının yaşadığı zorluklar ortaya konurken sonrasında düzenlenen ‘Sevgi Korteji’ne katılan sinema sanatçıları ve konuklar, sanatın coşkusunu halkla paylaştı. Festivalin en önemli etkinliği, Theo Angelopoulos’un, ‘Set Fotoğrafları Sergisi’ ve ‘Balkanların Belleği Söyleşisi’ydi!
Cineplex’lerde karşımıza çıkacak türden olmayan filmleriyle ‘Büyük sinema’ anlayışını doğuran Angelopoulos, 100 yılın hikâyesini yapan bir yönetmen. 20. yy’da yaşananları sorgulayıp tarihten etkilenen yönetmen, tarihi zaman yolculuğu olarak tanımlamakta. İnsan ilişkilerini anlatarak çağımıza ışık tutan bu dünyaca ünlü yönetmen, aynı zamanda politik gerçekliğin arasına mitolojiyi de yerleştirip tarihin kapsamını genişleterek olayları sinemasal hale getirmeyi başarmış bir yetenek! Sınırları, düşleriyle kaldırarak bir metafor yaratan Angelopoulos, ‘Leyleğin Geciken Adımı’nda olduğu gibi, kişinin kendi kendisine ‘İşte sınırı geçtik ama daha kaç sınır geçmeliyiz kendimizi bulmak için’ sorusunu sordurmayı da başarmakta… 60’lı yılları sinemacılar için ‘inanç dönemi’ olarak tanımlayan Angelopoulos, Türkiye ve Yunanistan’da yetişen genç sinemacıların gelecekle ilgili sorgulamalarına da dikkat çekti! ‘Büyük İskender’ filmine kadar sinemasal yolculuğun tarihini anlatan ve büyük harfle yazan yönetmen ‘Kitara’ya Yolculuk’tan sonra kişisel hedefleri öne çıkartmış. Soru-cevap aşamasında, çağdaş sinemayı, Türk ve Yunan sinemasında ‘aile’ kavramını sorgulayan bir dönüşüm olarak gördüğünü söyleyen yönetmen, bunu toplumlarla birlikte değişen aile kavramına ve yoğunlaşan yalnızlık duygusuna bağladı. Atina’da gençlerin ayaklanmasından bahseden Angelopoulos, siyasette yaşanan hayal kırıklıklarının gençlerin bakış açısını nasıl etkilediğini de anlattı. 1922’deki ‘göçmenlik’ tragedyasına da değinen Yunanlı yönetmen, tarihte olanları unutmak yerine onlardan ders alıp geleceğe birlikte bakmanın gereğinin altını çizdi! ABD’nin Irak’a operasyon düzenlediği yıllarda ABD filmlerine boykot çağrısında bulunduğu iddiasını yalanlayan Angelopoulos, ‘iyi sinema’nın her yerde mevcut olacağını söyledi. Bir film için gerekli olan plan süresini ‘bir nefes’le belirleyen yönetmen, ‘sisli manzara’ olarak tanımladığı 21. yy’da ‘cep telefonu’yla da seyredilebilir film yapmanın mümkün olduğu görüşünde!..
‘Altın Koza’nın bir diğer önemli ayrıntısıysa, jüri üyesi Yeşim Ceren Bozoğlu’nu da memnun eden, ‘Kısa Metraj’ ve ‘Belgesel’ler! Bunların arasından, ‘Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması’na katılan ‘Bahar’ oldukça dikkat çekici! Edirne’deki Roman Mahallesi’nde çekimleri gerçekleştirilen yapımda ‘Kakava Şenlikleri’ konu edilmiş. Yabancıları aralarına kabul etme konusunda oldukça hassas olan bu insanların yaşam koşulları ve beklentilerini izleyiciye aktaran ‘Bahar’ aynı zamanda Roman kızlarının çok küçük yaşlarda 5 Bin TL başlık karşılığı evlendirilmelerini ve eğitimden mahrum kalmalarını da anlatıyor. Yurt içinde pek çok ödül alan ve sosyal bir yaraya parmak basan Sezen Çobanoğlu yapımı bu kısa film, ‘Esmer vatandaşsan ikinci sınıfsın’ diyen Romanların özet belgeseli…
‘Altın Koza’da da iki kez ‘En İyi Film Ödülü’ alan ‘Bal’a gelince, ödüle doyamamanın yanı sıra festivale bir ilki yaşatmasıyla da tarihe geçti! ‘Çocuk oyuncu’ dalında ilk kez ödül veren jüri, bu onura ‘Bal’ın küçük oyuncusu Bora Altaş’ı layık gördü. Son anda ödülden haberdar oldukları için Bora’yı getirtemediklerini söyleyen Semih Kaplanoğlu, ödülü küçük oyuncu adına aldı. Yılmaz Güney’in isminin sıkça tekrarlandığı ‘Altın Koza’da, cisminin benzeri mevcutken tek bir filminin bile gösterime girmemesi festivalin en çok tepki alan konusu oldu!

Anibal Güleroğlu

18 Eylül 2010 Cumartesi

‘Hanımın Çiftliği’nde ‘mezar’ ve ‘mantık’ hatası!



Gelecekte yaşanacakların malum olduğu Serap’ın uyanmasıyla yeni sezona başlayan ‘Hanımın Çiftliği’nde, Muzaffer Bey’in ölümünün üstünden bir yıl geçmiş! Serap Hanım ve çiftlik sakinleri Muzaffer Bey’in mezarına gidiyor. Bakıyorsunuz herkes mezar başında ama burası Muzaffer Bey’in mezarı değil. Tek bir ağacın dikili olmadığı tepelik yerde, eski mezar taşlarıyla dolu alanda, yol kenarına gömülen Muzaffer Bey, anlaşılan bir yıllık süreçte ‘tebdil-i mekânda ferahlık vardır’ deyip mezarlık değişmiş! Çünkü yeni bölümde ziyarete gidilen mezarlıkta pek çok ulu ağaç ve modern yapılı mezarlar mevcut. Hadi Serap Hanım, kocasının mezar taşını yaptırdı, diyelim. Çevredeki mezarların sahipleri de ondan özenip, yemek parası bulamadıkları halde, mezarları yaptırmış olsunlar. Peki, onca ağaç nasıl birdenbire büyümüş? Yoksa o devrin Mezarlıklar Müdürlüğü, gelecekteki belediyecilerden atak davranıp, daha o zamandan köküyle yetişmiş ağaç mı ithal edip mezarlığa dikmiş? Ne o, ne bu… Belli ki, dizi ekibi Muzaffer Bey’i nereye gömdüğünü unutup Serap Hanım’ın şanına layık bir mezarlıkta karar kılmış!
Yeni yönetmeni Nisan Akman’la sezona başlayıp ‘Mezar hatası’ yapan ‘Hanımın Çiftliği’nde bir başka farklılık da, vekillik macerasına nokta koyduktan sonra boşta kalan, Avukat Orhan Bey’in saçlarında! Yeni sezonunda ‘saç bereketi’ yaşayan Kanal D’de, ‘Yaprak Dökümü’ndeki Mithat Bey’in ardından Orhan Bey de gür saçlı olmuş. Yeni imajıyla Serap Hanım’ı ayartmaya çalışan Orhan’ın bir günde avukatlığa soyunup mülklerin tamamının Muzaffer Bey’e tapulu olduğunu ortaya çıkartması olağanüstü! Karşı tarafın avukatının, davaya konu olan mülklerin tapu kayıtlarını incelemeden ve kimin üstüne olduğunu araştırmadan, miras davası açması da mantıkla bağdaşamayacak derecede saçma.
Hatalarla sezona başlayan ‘Hanımın Çiftliği’nde Kemal’le Güllü’nün yakınlaşmasının dışında en çarpıcı konuysa, ekonomik sorunlarla boğuşan halkı ve Nato uğruna Kore’ye asker gönderen siyasileriyle, ülke manzarasında hiçbir değişim olmaması!
Anibal Güleroğlu

17 Eylül 2010 Cuma

Kuzey Irak’tan İstanbul’a ‘Büyük Oyun’…


Düşmandan çok düşmana yardım eden hainlerdir, savaşta en büyük acıyı yaşatan! Yıllarca yanı başımızda yaşayıp dost görünenler, malımıza-mülkümüze besledikleri hasedi, vatanın bütününe göz dikenlerle el birlik edip açığa çıkartırlar. Büyük oyunların sahnelendiği bu kargaşa ortamında, birbirine karışır dostla düşman ve ne yazık ki günahsızlar olur hep savrulan…
Amerikan işgaliyle daha büyük felaketlere sahne olan Irak’ta, bir Türkmen köyü uykudayken baskına uğrar. Ailesi, sahte ihbarlarla saldırıya geçen Amerikan askerleri tarafından katledilen Cennet, çaresiz Kerkük’teki ağabeyini bulmak için yola koyulur. Taşların bağlanıp köpeklerin salıverildiği bir ortamda yolunu bulmaya çalışan Cennet, pek çok badirelerle karşılaşır. Kaçakçıların elinden kurtulmak için kendini sulara bırakan Türkmen kızı bu kez de, dini bir silah gibi kullananların kucağına düşecektir…
Çaresizliğin zavallılaştırdığı insanların, amaçlara erişmek için basamak olarak kullanılmasını yansıtmaya çalışan BÜYÜK OYUN, dünya prömiyerini Montreal Film Festivali’nde gerçekleştirmiş. San Francisco Tiburon ve Los Angeles Güney Avrupa Film Festivallerinde ‘En İyi Film’ ödülü alan BÜYÜK OYUN, Ankara Film Festivalinde de ödülleri toplamış! Kazakistan’daki Astana Avrasya Film Festivali’nin programından ‘terör konusunu işlediği için’ çıkartılması istenen film Adana Altın Koza Film Festivali’nde de yarışacak. Eğitimini ABD’de alan Atıl İnaç’ın ikinci uzun metraj filmi olan BÜYÜK OYUN’un çekimleri, Kuzey Irak’ta Erbil ve Musul çevresinden başlayıp Adıyaman ve Şanlı Urfa’nın ardından İstanbul’da tamamlanmış. Çetin doğa şartlarıyla uğraşmak zorunda kalan film ekibi, Amerikan askeri helikopterlerinin Irak’taki seti ablukaya almasıyla da korkulu dakikalar yaşamış!
BÜYÜK OYUN, Amerika ve Kanada’da, Oscar ödüllü ‘The Hurt Locker’ filmine karşıt bakışlı bir yapım olarak izleyiciye tanıtılsa da aslında Amerika’nın büyük oyununun bir parçası! ‘İyi polis-kötü polis’ taktiğini, kendi menfaati doğrultusunda ayarlamaya çalıştığı dünya düzeninde de uygulayan Amerika, bir yandan ‘barış’ gerekçesiyle işgal ettiği Kuzey Irak’taki etnik kimlikleri birbirine düşürüp kendisi için tehlikeli gördüğü Türkmenleri kırdırırken, bir yandan da kumandasını elinde tuttuğu terörün kaynağını İslam olarak yansıtıp düşmanlık yaratmakta! BÜYÜK OYUN, Türkmenlerin ve Kuzey Irak’ın sorunlarından ziyade, dinle beyinlerin yıkanması konusunu vurgulamakta!
‘Burası Türkiye, Türkçe konuş’ denilen filmde, bunu diyenlerin Türkçe konuşmaması ve şivelerin bir bozulup bir düzelmesi dikkat çekici! Bu ayrıntının yanı sıra asıl vurucu nokta, kaçakların Silopi’den Türkiye’ye çok rahat giriş yapması. Gerginliğin oldukça fazla olduğu Kuzey Irak sınırında hiçbir askeri kuvvetle karşılaşılmaması düşündürücü! İstanbul’daki ‘Kartal Yuvası’nda yaşanan patlamaysa, ABD’nin dünya nezdinde yaratmaya çalıştığı masum ve mağdur imajı için oldukça yerinde bir sahne.
Türkmenler üzerinden başlayıp Türkiye’ye uzanan dramatik bir süreci anlatan BÜYÜK OYUN, yarattığı canavardan utanıp onu reddetme telaşındaki BÜYÜK AKTÖR’ün, zalimle mazlum rolünü aynı anda sergilemesinin bir örneği! Anlatmak bizden, izlerken sorgulayıp yorumlamak sizden…
Anibal Güleroğlu

10 Eylül 2010 Cuma

‘Paramparça’, hataların bileşkesi…


Hayatta öyle zaman olur ki, ikinci bir şans asla bulunmaz! O noktada pişmanlık da fayda vermez. Bir heves uğruna öyküleri ‘Paramparça’ eden, kendini de parçaladığını er geç anlar.
Ülkemizin acı gerçeklerinden olan ‘kan davası’nı işleyen PARAMPARÇA, devlet için çalışırken kiralık katile dönüşen ve Ramiz Dayı gibi ‘Kardeş’ diye hitap eden Kemal’in, ailesinin intikamı için kendisiyle görüşen Uğur’un teklifini kabul etmesiyle başlattığı süreci anlatmakta. Gözden çıkarılanın kolayca harcanabileceği bir düzene dikkat çeken PARAMPARÇA, kan davasının sebep olduğu aile parçalanmalarını konu ederken, aynı zamanda devlet nezdinde ‘zararlı’ durumuna düşen ‘eskiler’in durumuna da değinmekte!
‘Tek Türkiye’de Dr. Tarık rolüyle karşımıza çıkan Ozan Çobanoğlu PARAMPARÇA’nın hem senaryosuna hem de yapımcılığına imza atmış! ‘Gösterime girdiğinde, kusursuz bir film izlettirmek için elimizden gelen ne varsa yapmış olacağız’ diyen Çobanoğlu, Konya Devlet Tiyatrosu bünyesinde yer almasından dolayı olsa gerek, mekân olarak da Konya’yı seçmiş. İşlediği konuyla, Doğu’nun töresini Konya’ya taşıyan Çobanoğlu, yaptığı bir söyleşide ‘Avatar’ın başrol oyuncusunun adını çoğu kişinin bilmediğini belirtip ‘Sinemada iyi olmak popüler olmakla özdeşleşemez’ demiş! Filminin izleyiciyi sarsacağına emin olan ve insanların bir buçuk saatlerini boş yere alıp hak yemek istemeyen yapımcı-senarist, izlenen filmin küçük de olsa bir iz bırakması gerektiği görüşünde.
Bu açıklamalara karşın, kusursuzluk isteğiyle yaratılan film ne yazık ki, hatalar ve anlamsızlıklarla iz bırakmanın ötesine geçemiyor! Polisin müdahil olmadığı filmde, Ömer vurularak öldürülen kardeşini gömecek. Cinayeti örtbas eden polis abinin, delik deşik bedenin yıkanmadan gömülemeyeceğini Ömer’le tartışmasının saçmalığını düşünürken, bir bakıyorsunuz yerdeki ölünün karnı hareket ediyor. Gözlerinize inanamayıp bir daha bakıyorsunuz. Hayır, yanlış görmediniz: ÖLÜ NEFES ALIYOR! Diyelim, oyuncu o an nefesini tutamadı. Peki, yönetmen de mi göremedi? Çekimlerde gözden kaçan bu ayrıntı montajda niye fark edilemedi? Canlandırmaların rahatsız edici olduğu ve ölünün nefes aldığı filmde, mantıksızlık da diz boyu! Çok küçükken annesiyle kaçıp Konya’ya yerleşen adam, 30 yıl sonra hiç tanımadığı kanlısını nasıl bulur? Buldu diyelim, oğlanın ailesine de verdiği kartpostal resmi onda ne arar? Yoksa Eren, çekindiği resmi herkese dağıtan biri mi? İntikam için gelen Ömer’in koca şehirde Uğur’u yakalayıp, Parkinson hastalığından titreyen eliyle alnının ortasından vurmasıysa ayrı bir hüner. Benzeri ayrıntıları çoğaltarak sıralamak mümkün ancak yerim yetmez!
Sosyal içeriği ve ilgi çekici başlangıcı hatalarla gölgelenen PARAMPARÇA, kalite bir yana bırakılıp, Türk Sineması’nı teşvik için izlenebilir. Az bütçeyle çok iş yapmak isteyenlere son söz ise, ‘Bildiğinin en iyisini yapmak zorundasın’ olacaktır!
Anibal Güleroğlu

‘Adele’nin Olağanüstü Maceraları’ iğneli komedi!



Japonların çizgi film serisi yapmak için peşinden koştukları ‘Adele’nin Olağanüstü Maceraları’, uzun uğraşlar sonucu yaratıcı Jacques Tardi’yi ikna eden, Luc Besson tarafından nihayet film haline getirildi.
Çizgi olmaktan kurtulup kana-cana bürünen Adele, bitkisel hayat süren kız kardeşini iyileştirmek için, Firavun’un doktorundan medet uman bir garip yazar! Onu bulmak için Mısır’a giden bu başına buyruk, kural tanımaz ve korku bilmez kadın, Paris’teki evine döndüğünde, kendisi kadar çılgın bir profesörün zihin gücüyle canlandırdığı pterodactyl türü uçan dinozorun şehirde dehşet saçtığını öğrenir. Fantastik olayların yaşandığı hikâyede, bu etobur canavarı sevgi ve otorite karışımıyla yola getirip hükmetmeyi başaran Adele kız kardeşine yardım etmeyi başarabilecek midir? Sürekli yeşil giyen, kızıl saçlı kahramanımız tabii ki, her işte olduğu gibi, soğukkanlı ve kendinden emin duruşuyla bu sorunun da üstesinden gelerek, peşindeki düşmanlarıyla birlikte yeni maceralara doğru yol alacaktır…
Eserin yazarı, 1970’lerde TRT’de de yayınlanan ‘Arsen Lüpen’ dizisinin devamı gibi hazırladığı yapımda, o yılların kadın modelinden farklı olarak, yaşamak için çalışan modern ve cesur bir tip yaratmak istemiş! Tardi, her ne kadar siyasi bir mesaj vermeyi düşünmediğini söylese de, aslında yapımın içeriği oldukça manalı mesajlar taşımakta. Gazete haberlerini ‘abartı’ olarak görüp kendi sırça köşklerinde yaşamayı sürdüren siyasetçiler, verilen vazifeyi astlarına devredip işin kaymağını yiyen üstler ve hapishanede bile güvenliği sağlayamayan kötü polislerin sadece günümüzde değil, 1912 Paris’inde de mevcut olduğunu vurgulamakta!
Çizgi halindeki özgünlüğünü yansıtamasa da oldukça başarılı sayılan ‘Adele’nin Olağanüstü Maceraları’, kısa bir süre önce gösterime giren ‘Ölümsüz’, ‘Paris’ten Sevgilerle’ gibi filmlerde de imzası olan Luc Besson’ın yaratıcılığında farklı bir boyuta taşınmış. Fransız polisinin komik yüzünü, ‘Elveda Rumeli’deki ‘Ispanak Namık’ gibi gerdan sarkıtan müfettişiyle gösteren yönetmen, filmde güldürürken iğnelemiş! Gişede iyi bir sonuç bekleyen bu yapımın dizi olarak devam edeceğini şimdiden söylemek mümkün. Düşmanlarını bile kendisine hayran bırakan, erkeklerin hâkimiyetindeki macera dünyasında bir çığır açan Adele’in mantık üstü serüvenini izlerken yüzlerden gülümsemenin eksik olmayacağı da kesin! Her ne kadar Adele, fazlaca soğuk bir yüz ifadesiyle ortalıkta dolaşsa da…
Anibal Güleroğlu

3 Eylül 2010 Cuma

‘Machete’ öldürmeye devam ediyor…


Daha iyi bir yaşam hayaliyle yola çıkanların en büyük engeli sınırlardır! Onlar bunu aşmak için ölümü bile göze alırken, sınırın öte yanındakiler de huzuru ve bütünlüğü korumaya çalışır. İki tarafın piyon olduğu bu mücadeleden kârlı çıkanlarsa, insanları sömürerek varlıklarını sürdüren politikacılar ve yasadışı paranın patronlarıdır!
Sınırını özel kuvvetlere ve uyuşturucu tacirlerine oyuncak etmiş bir idarenin başka ülke sınırlarındaki kışkırtmacılığını düşünerek izlediğim MACHETE, Teksas’ta yeniden seçilmek için Meksika’lı kaçak göçmenleri malzeme yapan bir senatöre ve bu hırsı uyuşturucu trafiğini düzenlemede kullananlara karşı savaşan bir efsanenin öyküsü…
ABD’nin Meksika sınırındaki ihlalleri konu alan film, Robert Rodriguez ve Quentin Tarantino’nun sıra dışılığının bir örneği! ‘Grindhouse’ filmindeki Machete karakterinden yola çıkarak hazırlanan yapımda Danny Trejo ön planda. Eskileri bir araya toplama modasına uyan MACHETE’de Robert De Niro ve Steven Segal rol alsa da asıl yük Trejo’da. Palasını konuşturmanın dışında suskun kalan Trejo, hantallığını yılların etkisiyle daha da artırmış olan Segal’i ve pasifliğiyle dikkat çeken De Niro’yu adeta eziyor. Moda olduğu üzere, aksiyonla komedinin iç içe geçtiği filmde eskinin ünlü TV dizisi ‘Miami Vice’ın yakışıklısı Don Johnson da boy gösteriyor.
Kaçak Meksikalılara uygulanan vahşeti anlatma çabasındaki MECHETE, her taşın altından iktidar ve para hırsının çıktığını vurgulamakta! Teksas’ı Meksika’ya kaptırmamak amacındaki milliyetçilerin ve onları kullanan politikacılarla, uyuşturucudan beslenenlerin yarattığı şeytan üçgeninde yitip giden hayatları aktaran yapım, aslında bir ikilemi de gündeme getiriyor. Devletin ‘hayalet’ olduğu sınırda, karşı karşıya gelen kaçakların yasadışı ağıyla onları işgalci olarak gören sınır koruyucular siyasetçilerin oyuncağı. Ancak insana ‘oy’ gözüyle bakanların ipi de ‘kara para’nın elinde.
İnsan haklarını hiçe sayanları sorgularken, şaha kalkan arabalara ve ilginç dövüş sahnelerine yer veren filmde, karakterler de düşündürücü ve garip! MACHETE’nin sağ bırakılışını, filmin devamı için hoş görürken sürekli topuklu ayakkabıyla gezinen Jessica Alba’nın neden bu tarzda ısrarcı olduğunu, ancak sivri topuğuyla adam öldürdüğünde anlıyoruz. Gözden topuk darbesiyle ölünürken, gözünden kurşunlanan Lindsay Lohan’ın ‘tek gözlü korsan’ olarak vuruşmasının izahıysa mümkün değil! Bu tarz komik sahnelerle şenlenen filmde, ambulanstan makineliyle inen mini etekli hemşirelerle, çıplak bedenine rahibe kıyafeti geçirip uyuşturucu taciri babasının intikamının peşine düşen uyuşturucu müptelası kız da evlere şenlik. Canlı adamın bağırsağının ip olarak kullanılmasıysa tam bir yaratıcılık!
‘Biz yapmazsak kim yapacak’ diyerek kötüleri öldüren, öldürmeye devam eden hatta izleyenleri de gülmekten öldüren MACHETE-USTURA, eğlenceli bir kara mizah…
Anibal Güleroğlu